NLP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
NLP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

FARKLI OLMAK


Şöyle bir sokağa çıktığınızda kalabalığın üzerinize üzerinize geldiğini hiç düşündünüz mü ? O kadar birbirinden farklı insan var ki hiçbirinin görünüşü birbirine benzemiyor. Hiçbirinin davranışları, yürüyüşü, hareketi, duruşu bir diğerinin aynı değil. Herkes birbirinden farklı yaratılmış ve farklı özelliklerde yaratılmış. Zaten insanlar arası bütün ilişkileri sağlayan en temel unsurlardan birisi de bu farklılık değil mi ? Farklı olmak kötü bir şey mi? Hayır ! gayette iyi bir şey. Herkesin aynı huyda olduğu, herkesin aynı görünüşte, aynı karakterde tıpkı mitoz bölünme geçirmiş bir canlı gibi birbirinin kopyası olduğunu düşünsenize. Herkes birbirinin aynı olsaydı herkes birbirini karıştırırdı öyle değil mi ? Herkesin aynı olduğu bir yeryüzünde karşınızdakini ikna etmek için hiç zorlanmayacaktınız. Karşınızdaki insanın ne düşündüğünü, neyi sevdiğini, neyi giyeceğini, neyi söyleyeceğini bilecektiniz ve herkes birbirinin aynı olacaktı. Bizleri yaratan Rabbimiz dileseydi bizi böyle yaratamaz mıydı ? Elbette ki buna gücü rahatlıkla yeterdi. Peki biz neden farklı yaratılmışız hiç düşündünüz mü? Gözünüzün önüne her şeyiyle birbirinin kopyası bir insan topluluğu getirebilir misiniz ? Bunu başarabildiyseniz ne hissediyorsunuz ? Çok garip ve karmaşık geldi değil mi? Belki bir o kadar da saçma. her şeyin, herkesin benzer veya aynı olduğu bir dünya ne kadar yaşanılır olurdu bilinmez ama sıkıcı olacağı bir o kadar muhtemeldi.
Bazen hayatın kendisini düşündüğüm de sorulası ve cevabı alınası o kadar çok soru var ki? Bu kadar çeşitli olmamızın nedeni de son zamanlarda düşündüğüm konulardan. Bir kişiden bir tane bile aynı olduğunda (tek yumurta ikizleri veya daha fazla olanlarında) bile karışıklığın yaşandığı bir dünyada herkesin birbirinin aynı olduğunu düşünemiyorum. Zira Rabbimiz tek yumurta ikizlerini bile yaratırken onlara farklı birer mizaç vermiş. Her ne kadar dış görünüşleri aynı olsa da onlara da farklı birer kişilik, farklı birer bakış açısı, farklı birer güzellik varmış. Bu bazen bir bakış, bazen bir ahlaki tutum, farklı bir düşünce biçimi, tutum ve davranış olarak görülmekte. Neden mi çeşitliyiz dersiniz ? Çünkü çeşitli olmamız gerekiyordu. Birimizin bir diğerinin eksik olan parçasını tamamlaması için çeşitli olmamız gerekiyordu. Birimizin diğerinden daha heyecanlı olması gerekiyordu ki diğerinin onu sakinleştirmesi gerekiyordu. Sinirli olanımızın diğerinin adeta tüm sinirlerini yerinden sökercesine onu sakinleştirmesi gerekiyordu. Kimimizin matematiğe kafasının çalışması gerekiyordu ki içinde yaşadığımız evleri yapsın veya bindiğimiz arabaları, uçakları veya çeşitli taşıtları tasarlasın. Bir diğerinin bizi güldürmesi gerekiyordu ki stresli zamanlarımızda rahatlamamızı sağlasın. Bir diğerinin bizi yönetmesi gerekiyordu diğerinin hizmet alması adına, korunması, hayatta yaşamını sürdürmesi adına. Kiminin boş işlerle uğraşması da gerekiyordu, dolu işlerle uğraşanların anlaşılması adına. Aslında bu listeyi uzattıkça uzatırım da sayfalar yetmez. Ama dünya herkesin kendisini sergilediği, herkesin bir diğerinden ayırt edilmek için çaba sarfettiği, aslında herkesin kendi sınavını verdiği doğruyu yanlışı seçme şansını yakaladığı, şükrettiği veya isyan ettiği, kendisini geliştirdiği veya geliştiremediği, okumak için çabaladığı veya çabalamadan zengin olmayı hayal ettiği bir ortam.
Seçimlerimiz, kişiliğimiz, davranışlarımız, huyumuz, dış görüntümüz birbirinden ne kadar farklı ve biz bu farklılıkla ayakta kalıyoruz. Farklı olmak, bir diğerinin yapamadığını yapıp eksik olanı tamamlamak. Herkesin puzzle’ın eksik bir parçasını sahiplenip kendi sırası geldiğinde o eksik parçayı kapatmaya çalışması aslında yaşam. İnsan olmanın erdemi de bu farklılıktan geliyor. Bu çeşitlilikten geliyor. Öyleyse neden başkalarını sizin gibi düşünmeye zorluyorsunuz. Adeta bunun için kendinizi yıpratıyorsunuz. Eğer insan olmanın en büyük erdemlerinden birisi farklı olmak ise neden başkalarının bizim gibi düşünmesi için onları zorluyoruz.
Hayatta ya doğru ya da yanlışların olduğuna inanıyorum. Ya eksi ya da artı var. Ben grilerin olduğuna inanmıyorum. Bunu diyen de hayatı boyunca ben böyle de düşünüyorum, şöyle de düşünüyorum diyerek bir orta yol sürdüremez. Bakın hayatta mutlak doğruya ulaştıysanız ve onun neden mutlak doğru olduğunu sebepleri ve nedenlerini sorarak araştırdıysanız ve bu kararınızdan eminseniz sizden mutlusu olamaz. O zaman sevdiklerinizi yanlış yaptıkları bir şey konusunda elbette uyaracak ve onların doğru olana ulaşması için elinizden geleni yapacaksınız. Yapmalısınız da ! Bunu yapmazsanız o zaman neden birilerini sevdiğinizi iddia edesiniz ki. Çünkü sevgi karşılıklı sevgiyi, saygıyı, dostunu uyarmayı, ikna etmeyi ve gerekirse yanlış düşüncelerinden onu sıyırmak için ikna etmeyi gerektirse de karşınızdaki değişmez, katı ve sert bir üslupla sizi dinlemeye bile yanaşmıyorsa ve kendisinin doğrularına inanıyorsa onu ikna etmek niye ? Siz böyle bir kişiyi Allah o kişiye ikna olmayı nasip etmediği sürece başaramazsınız. Bu durumda o size kendi düşüncelerini savunur siz de ona kendi düşüncelerinizi savunmaktan başka bir şey yapamazsınız. Bir insanın düşüncelerini kafasına silah dayayarak bile değiştiremezseniz. Diyorum ya bir şeyleri anlatmak için Allah’ın o kişiye bunu nasip etmesi gerekli. Öyleyse o kişiyi de o şekilde kabul etmek ve onu düşüncelerinden dolayı kınamamak burada yapılan şey olmalı. Herkesin aynı olması düşünülemeyeceği gibi, herkesin aynı düşünmesi de beklenemez. Siz elinizden geleni yapın ama ısrar etmeyin. O farklılığı da öyle kabul edin. Nasıl kendiniz için zorlama istemeyeceğiniz gibi, karşı taraf için de aynısını düşünün. Emin olun hiçbir insana zorla bir şey anlatamazsınız. Anlatacağınız şey isterseniz dünyanın en iyi şeyi olsun bunu başaramazsınız. Zira karşı tarafın da o konuda ikna olup bunu istemesi ve dilemesi gerekli. Böyle bir durumla karşılaştığınızda her şeye rağmen olumlu kabul gösterisinde bulunmak belki de daha hayırlı olabilir. Zira insanın hatalarından er geç döneceğine inanıyorum. Yeter ki biz karşılıklı iletişimimizde iyi niyetimizi koruyalım. Ama zorlamadan, bağırmadan, kırmadan, dökmeden, yıpratmadan, yıpranmadan, üzülmeden, endişe etmeden, KINAMADAN o insanın aklını başına toplaması için dua ederek, onu sevdiğimizi kendisine göstererek ve bunu gerek sözle, gerekse de davranışla göstererek, o kişiye karşı istikrarlı bir davranış göstererek, daima dürüst olarak, ona verdiğimiz sözleri yerine getirerek, onun güvenini kazanarak..Zira siz iyi olmayı bir yaşam felsefesi olarak kabul ederseniz, iyi niyetinizi muhafaza ederseniz, ahlaklı olursanız, farklı olmanın da insana özgü olduğunu ve saygı duyulması gerektiğini anlarsanız o zaman insan olmanın da erdemlerini çok daha iyi özümsersiniz.
Çünkü farklı olmak yaşamın kendisinde olan bir şey. Tıpkı gülmek, konuşmak, görmek, üzülmek, eğlenmek, sevinmek, heyecanlanmak gibi insana özgü bir durum. Öyleyse sizden farklı düşünen insanlara saygı duymalısınız. Onları yapıcı ve olumlu yönde eleştirmelisiniz. Onların yanlış mı olduğuna inanıyorsunuz ? Siz kendi doğrunuzdan emin misiniz ? Onların yanlış düşündüklerinden emin misiniz ? Eğer bütün bunlardan eminseniz sabretmeli ve beklemelisiniz. Siz iyi niyetinizi koruyun. Sakın başkalarını değiştimek için kırıp dökmeyin. Yoksa kırılan da, dökülen de siz olursunuz. Bu da ne sizin için faydalı olur, ne de karşınızdaki insan için faydalı olur.
Phd. Dan. Selçuk Arıcı

Salı, Mayıs 17, 2011 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (7)

Düşkünlüğün farkına varan ruh, ağaçların yepyeni bir baharda filizlenmesi gibi tazelenirdi. Yağan yağmurlar karşısında daha korkusuzca ıslanırdı. Esen rüzgârlar karşısında köklerini sağlamlaştırır, toprağa sarılıp dört elle sallansa da yıkılmazdı. Vakti gelmişti canından özge bir canla var olup yeniden filiz verecekti.
Sen gittin Dilara, döküldü yapraklarım. Çatı katında kalmışlığın hicranıyla düştün ellerim de can verdin. Masum çocukluğundan sıyırdın hilkatini, duçar ettin benliğime. Sesler tükenmişti artık, ne senin şiir dilenen çığlığın vardı, ne de benim aşk timsali feryatlarım. Geçmiştim ara sokaklarından kaderin. Garip bir öyküydü bu, anlamadı kimseler. Oysa bu gariplikte dalgalanan öze dönüş çağrısıydı. Savruldu bayraklarım haşin rüzgârlarda, ses verdi sukutum, aslına döndü Ruhenâm…
Oysa eksilmişti hezeyanlarım, satır satır döküldü acılarım. Şimdi Dilara boşluklar da sallandı kalbim. Cesedini kuruttum, dini bir törende gömdüm seni dünyanın göbeğine, hayat okudu umarsızca hüznün kalıntılarını. Hüzün ki tapınılan bir yokluk çağrısıydı. Hüzün ki şeytanın dokunmaya kıyamadığı bir bakireydi…
Sen gittin ya Dilara, o da gitti kalbimden. Yığılmışlığı yaşadım bir kez daha sokak aralarında. Oysa tutar zannetmiştim ellerimden, ellerim havada kaldı. Ve yapıştı cesedin parmaklarıma, karanlılar mabedim oldu.
Vakit gelmişti, gitmeliydim…
Nihayete erdirip yaşanmışlığımı hayatımın, ardımda bırakıp acınmışlığını sevdamın, dönmeliydim geldiğim yere… Nasıl umarsız çıkmışsam merdivenlerini dünyanın, o umursamazlığımın aksine demeliydim, sorgulamalıydım ve bulmalıydım aczi yetimi… Yolculuk başlamalıydı artık, korkmamalıydım…
Duyguların basamakları iğretiliklerle doluydu. En tepede sen vardın… Dikmiştim seni dünyanın göbeğine. İkinci basamağa indim.
Ahşap bir tas içinde gözyaşlarım karşıladı beni. Geride kalmışlığın tuzlu tadı. Kuruttu yeşermişliğini hayallerin… Ferahlık verirken akan her bir kadre de, kuruttu acıların gülen yüzlü çiçeklerini. Umutlara yelken açtı, açarken şaşırdı, bir silaha dönüştü, kendini kabul ettirmeye çalışan insani Taraflarım kullandı masum gözyaşlarımı. Orada kalamazdım daha fazla, kalırsam bırakmazdı yakamı. Hüznün buruk ağı’nı geçmeliydim. Üçüncü basamağa indim…
Aldatıcı bir umut karşıladı beni, fıkır fıkır lezzetli pembe bir içkiydi umut… İçtikçe mahurlaştıran, hayallerde kaybedip, sızılara uzak düşüren… Aldım ellerime umut’u döktüm pembeliğini geçmişe, yeşerdi beklentilerim. Dördüncü basamağa indim…
Umuttan beklentiler arttıkça, hayal kırıklıkları miras kalıyordu ellerimde, sonrasında
gelen acının gülkurusu silik yüzü oluyordu… Kişiliğimin merdivenlerini yer etmişti bu geçişler… Bu basamakta ise gülkurusu akşamlar vardı. Şeffaf bir cam içinde kurumuş gül yapraklarıyla doldurulmuştu. Aralarında gizlenen dikenleri yaralarıma eşsiz bir ağıt vermişti, hem cazibesine mahkûm oluyordum acıların, hem canımı yakan tedavi şekline olan tiryakiliğimden mutluluk duyuyordum… Gülkurusu akşamlara mesken olan bu basamakta içerime dolan dumanlı bir sevdam kalmıştı bana eşlik eden, sevdalarım ise pişmanlıklara taşıyordu ruhumu…
Mırıltılarını hatırladım o anda Dilara… Kulaklarımda naif sesinin yankısı…
Gitme dön desem sana
Siler misin acıların buğusunu camdan
Gitme eyy kalbimin boynu bükük çocuğu
Yetim bir acı bu kaybedişler
Dilara, gitme dön…
Gittim ve indim hatıraların boğuk sesleri arasından geçip indim beşinci basamağa… İnmeliydim, gitmeliydim ve yüzleşmeliydim benliğimin şımarık yüzlü asi ve arsız kapı bekçisiyle…
Geçmiştim acılardan da, gözyaşlarından da, umutlardan da, hayal kırıklıklarından da, bu basamaklar diğer basamakları aratan cinsten di oysa… Özlemlerle dolduruyordu üstteki duygulanımları… İçimi burkan bu basamak pişmanlığın korkunç resmiydi… Oturacaktı suratıma silinmeyecekti… Burası pişmanlıklar ülkesinin garip serzenişiydi…
İrkildim önce, anlamlar karıştırdı ahengini, manalar döndü ardına, karıştı akıl coğrafyam. Demir di kafesi, irindi meyvesi.
Pişmanlıklar, mide bulandıran yokluğun şaibesi. Oyalanmadan inmeliydim, kalırsam yıkılırdı sırça köşküm…
Ve… Son basamak özlem idi… kâsesi gümüş, çalgısı hiç bitmeyen ahu gözlü cümbüş… Bütün duyguları harmanlayan bir yoğunlukla, girdi koluma… Çıkış kapısını araladı… Ve teslim etti benliğimin tahtırevanına.
Yığılmış, bitap düşmüştüm… Yolculuğum bitsin, ruhum özgür kalsın, uçsun ve en baştaki halime dönsün istiyordum… Yaklaştım benliğimin hala diriliğini muhafaza eden timsaline, halsiz dilim ile:
‘ Bırak, azat et beni eyy sahip, bak düştüm dünyanın ara sokaklarında kayboldum… Ara ara gelip yerleşti hayalime sessiz bir Dilara, kalmışım yapayalnız şimdi ortalarda. Ne halim kalmış ne cesaretim yüzleşmeye kalmadı mecalim, bırak beni eyy sahip gideyim!’
Tuttu kaldırdı beni yakamdan, silkeledi ve sarstı varlığımı… Ve dedi ki; “ Eyy ölümden korkup kaçan can, aklını başına al. Bu korku kendindendir senin. Korktuğun kendi içinde ki yüzündür,”‘ ölen Dilara ruhundaki ağaçtan sadece bir yapraktır! Yeni bir bahara aç yelkenlerini… Yeşerecek filizlerle keşfet engin yoldaşlarını. O sensin’ “ ölümün yüzü değil. Canın bir ağaca benzer, ölümse yaprağıdır o ağacın. İyi olsun, kötü olsun, ne bitmişse senden bitmiştir. Hoş olsun olmasın, gönle gelen şey senle gelmiştir.”
Bitmedi henüz hikâyen, şimdi yeniden yazmalı bu hikâyeyi sen şekillendirmelisin… Ne feryat, ne figan silkelenip kendine gelmelisin… Dilara ruhunun derinliklerinde…
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…

Pazartesi, Nisan 26, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

DOĞRU KARAR VEREBİLİR MİYİM?


Yaşamımız aldığımız kararlarla şekillenir. Sağlıklı kararlar alabildiğimiz sürece kendi hayatımızın sorumluluğunu elimizde tutabiliriz.
Bazı kararlar önemlidir, bazıları önemsiz. Bazı kararlarımızı kendimiz alabiliriz, bazılarını ise sosyal baskılar şekillendirir. Karar verme bir beceridir. Bisiklete binmek, yeni bir dil öğrenmek, ayakkabı bağlamak gibi bir beceri. Ve tıpkı onları öğrendiğimiz gibi karar verme becerisi de öğrenilebilir. Yapılan araştırmalar başarılı kararlar verenlerin tüm bilgileri ve gerçekleri topladıklarını, karar verme güçlüğü çekenlerinse karar verme anında sürekli bir sorundan diğerine atladıklarını göstermektedir.

Tüm başarılı karar verme yöntemleri genellikle aynı süreci izler:
1. Sorunu ve hedefleri net bir şekilde belirlemek.
2. Mümkün olduğunca çok çözüm alternatifi üretmek.
3. Her alternatifin olası sonuçlarıyla ilgili mümkün olduğunca çok bilgi toplamak.
4. Her alternatifin olumlu ve olumsuz yanlarını değerlendirdikten sonra en uygun olanını seçmek.

Karar verme sürecini özetlersek ;
1. Sorunu Tanımlamak: Eski bir deyiş şöyle der: “Sorunun ne olduğu biliyorsanız yarı yarıya çözülmüş demektir.” Sorunu tam olarak belirlemek karar vermenin en önemli adımlarındandır.
2. Hedeflerinizi ve değerlerinizi belirlemek: Kendinizi daha iyi tanımanız, değerlerinizi ve hayat felsefenizi belirlemeniz karar verme sürecinizi oldukça kolaylaştıracaktır. Hedeflerinizi bilmek ulaşacağınız adresi
belirlemek gibidir. Yan yollara girip zaman kaybetmenize engel olur, hedeflerinizin somut, gerçekçi ve değerlerinize uygun olması önemlidir. Örneğin mutlu olmak oldukça soyut bir hedeftir. Sizi nelerin mutlu edeceğini somutlaştırmak hedefinize ulaşmanızda yardımcı olacaktır.
3. Çözüm alternatifleri üretmek: Mümkün olduğunca çok çözüm alternatifi üretmeye çalışın. Bunun için beyin fırtınası yapabilirsiniz. Aklınıza gelen alternatifleri, etrafınızdakilerin de önerilerini alarak yazın. Bunu yaparken “ya ..., ya da... “ şeklindeki düşüncelerden uzak durmaya çalışın.
4. Sağlıklı karar vermeyi engelleyen psikolojik faktörlerin farkına varmak: Kendine aşırı güven, kaygı, depresif bir ruh hali, başkalarına bağımlı olmak (etrafındakiler tarafından sevilmek ve kabul görmek için kendi istediklerini değil, onların istediklerini yapmak), mükemmeliyetçilik (hata yapmayı kabul etmemek, her şeyi aynı anda istemek gibi) sağlıklı kararlar almamızı engelleyebilir.
5. Çözüm alternatiflerini değerlendirmek: Çözüm alternatiflerini değerlendirirken her seçenekle ilgili gerçekleri ve her seçeneğin size sunduğu gelecekle ilgili duygularınızı/hissettiklerinizi göz önünde bulundurmalısınız. İlk olarak her alternatifin yararlarını ve zararlarını topladığınız tüm nesnel bilgileri ekleyerek yazın. Daha sonra her alternatif için kendinize şu soruları sorun:
A. Hedefime ulaşınca ne olur?
B. Ne hissederim?
C. Başkaları ne hisseder?
D. Olabilecek en iyi ve en kötü şeyler neler?
E. Önümdeki engeller neler?
F. Ne kadar zaman, enerji, maddi kaynak gerekli?
6. Alternatiflerden en uygun olanı seçmek: Şimdilik sizde olmayan beceri ve kaynakları gerektirdiği için uygulanamayacak olan seçenekleri elimine ederek seçim yapabilirsiniz. Bazı seçimler ve kararlar karmaşık olabilir. Pek çok alternatif ve düşünülmesi gereken pek çok avantaj ve dezavantaj olabilir. Mesela kariyer seçiminde pek çok faktörü göz önünde bulundurmak gerekebilir: eğitim süresi, iş bulma oranı, gelir, çalışma saatleri ve şartları, mesleki tatmin, statü gibi. Bu nedenle seçimizi yaparken en uygulanabilir olanını belirlemek önemlidir.
7. Seçilen alternatifi kabullenmek: Bir seçim yaptıktan sonra diğer seçeneklere takılmamaya çalışmak çok önemlidir yoksa uygulamaya geçmek uzayabilir ve karar verme süreci gereğinden fazla uzayabilir. Bilmemiz gereken yaşamda “mükemmel seçim” diye bir şey olmadığı gibi, karmaşık kararların çoğunda mükemmel bir alternatifin de olmadığıdır.
8. Adım: Seçimi uygulamak-Aksiyon zamanı: Uygulama olmadıktan sonra karar da bir işe yaramaz. Başarmak ve olası engellerin/zorlukların üstesinden gelebilmek için detaylı bir plan yapmanız iyi olacaktır. Planın tüm adımlarını önceden belirleyin, nasıl davranacağınızı, neler söyleyeceğinizi önceden prova edin, hayal edin. Böylece uygun olmadığını düşündüğünüz noktaları değiştirme fırsatınız olacaktır.

Kararsızlıkla Başetmek
Çoğu zaman kararsızlık yanlış bir karar vermekten daha zararlı ya da yorucu olabiliyor. Bu süreç içinde karar vermekte geç kalabiliriz ya da kararımız oldukça yorucu bir süreç sonrası ortaya çıkabilir. Kararsızlık anında yaşadığımız belirsizlik, çözümü geciktirmeye, seçimi bizim değil koşulların belirlemesine neden olabilir.
Bunun için:
• Sorumluluk almaktan çekinmeyin.
• Yeni fikirler yaratmak için sahip olduğunuz zamanı kullanın.
• Karar verme ve hatalardan öğrenme yeteneğinize güvenin.
• Kendiniz için gerçekçi olmayan beklentiler belirlemeyin.
• Çok gerekmediği sürece, ani kararlar vermeyin.
• Kendinizi kandırmayın: sadece daha çabuk ve rahat ulaşacağınız bir sonuç için daha az uygun bir seçim yapmayın.
• Gereksiz yere harekete geçmeyin bazen de hiç bir şey yapmamak ve beklemek en iyi çözümdür.
Yazan : Pelin Çetinkaya Atasoy
Kaynak : www.bumed.org.tr

Pazar, Nisan 18, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 1 Yorum »

BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (6)


Dilara, sesimin tükeniş türkülerinin içinden gelen kurtuluş müjdesi gibiydi. Yürüyordum bir sahrada, ilk kez karşılaşmıştım Dilara ile. Ondan önce devam eden hayatım, bir boşluktan ibaretti. Feza’da dolanıp duran bir boşluk iken ben, evrenden süzülen bir su damlasına sığınıp düşmüştüm yeryüzüne. O ise karşılamıştı beni sıcacık gülüşü ile. Çöl akşamlarının kavurucu sıcağında, taa uzaklardan bakmıştı acemi ruhuma. Esen serin rüzgârlar eşliğinde yürüyorduk kumlar da.
Anlıyordum, bu yolda yol arkadaşımdı artık. Sokaklar aynıydı, her yer aynı inşa edilmiş beton yığıntısı evlerle doluydu, ağaçlar etrafa serpilmiş kuramlar yığını gibiydi. Küçük körpe varlığımla ben, dünyaya yeni açmıştım gözlerimi. Ve açtığım andan itibaren annemden evvel ellerimi tutmuştu Dilara. Etrafım dilini anlamadığım insanlarla doluydu. Sızılarımız farklı, gözyaşlarımızın akma sebebi farklıydı. Onların güldüklerine ağlarken biz, ağladıklarına gülüyorduk. Kim bilir Dilara’nın kaçıncı yolculuğuydu. Kim bilir kaçıncı feleğe ettiği refakatti ve büyütürken bütünleşme hikâyesiydi, kendini körpe ve taze bırakan serüveniydi bu, kim bilir?
Bense sığamıyordum çevreme, onların büründükleri elbiselere bürünemiyor, girdikleri oyunlara katılamıyor, yaşadıkları şehri benimseyemiyordum.
Sıcacık bir güvendi elleri Dilara’nın, tutmuştu ve bakışmıştık boşluktayken, o yüzden yabancılık hissetmemiştim gördüğüm ilk anda. Su kisvesinden soyunup büründüğüm vakit ete kemiğe, bakışlarından tanımıştım. Çöl ortasında yanmaktan kurtaran serin bir volkan gibiydi gözleri. Her görüntü bir iğretiliğe yapışmışken, Dilara zırh gibi giyindirecekti kişiliğimi.
Varlığımı kuşatan benliğimi gördüğüm bir öğle vaktinde viyaklamalarımın ardından, ruhumu bedenin mızmızlığından kurtarıp o’nun izini sürmüştüm yaşadığım her an.
Birkaç yıl geçmiş ve ben yürümeye başlamıştım, insanların diline alışamasam da anlamaya çalışıyor, kâh gülüp kâh ağlıyor, başkalaşıyordum… Çay başının bakkalı, gök tepe’nin çaycısı, Yunus Emre’nin eğitim yılları devreye giriyor ve benliğimi unutuyordum… Tam unutmaya alıştığım sırada Dilara karşıma çıkıyor ve sunuyordu büyük bir özveri ile içselliğimi bana. Sesim hiç duyulmazdı, konuşamamanın sevinci ilk o zaman yapışmıştı dimağıma. Sukut eden ben, hep o konuşsun istiyordum, o konuşsun ve dinsin beynimin sorgusu, ben dinleyeyim…
Sütbeyaz saf yüzü, boncuk kara gözleri, kıvrımlı sevimli çehresi, hilâli andıran ince dudaklarından gamzelerine yerleştirdiği tebessümü ile Dilara, karşımda dikiliveriyordu. Zarif bir bedenin içinde, ne çocuk ne genç bir kızdı. Her an beyaz bir elbise giyer, martı kadar nağmeli çekiciliğini sergilemekten geri durmaz, uzun siyah saçları ise beline kadar inerdi. Çöl yürüyüşlerimiz olduğu vakit sıcaktan bunalır ve toplardı saçlarını arkaya, topuz yapardı beyaz çiçekli tokasıyla. Dilara hakkındaki en geniş bilgiyi yine Dilara verir, en gizemli var oluş türküleri ona daha bir yakışırdı. Türkülerden sıkıldığımız anlarda ‘ haydi bir şiir oku da cananımız mest olsun!’ der, ben okurdum o dinlerdi…
… Sen eyy Dilara, çöllerin yıldızı
Savruldu hayallerim gözlere sığındı
Meltemler önünde yığılan, yılgın yapraklar gibi
Hangi fırtınada koparılmışsak, başımızda bir yığın sorular
Hangi girdaba dönüşmüşsek, önümüzde çaresiz cevaplar
Hangi karayel, poyraz, lodos, meltem uçurmuşsa bizi
Toparlamak ki, belki Tanrı işi
Ve… Nice kayboluşumuzdu bu kim bilir
Sen eyy Dilara, çöllerin yıldızı
Cevaplar ektik coğrafyamıza, sorular biçtik
Öfkemizi süzdük sevdalardan, güneşler derledik
Biz doğduk, çalkalandı ruhumuz girdaplara düştük
Oysa ne kadar mahirsin toplamakta hilkat giysisini
Nereler de damıttın fırtınalı umutların neşesini
Ve… Kaybolduk derken, dertlerde buluşmuştuk, kim bilir
Doğu dönüştü Kuzey’e, Güney kaçtı Batı’ya
Vahdaniyet sırrı karmaşadan sıyrıldı, akıl geldi ferağa
Topladın darmadağın sofralarımızı
Oysa ne kadar mahirdin toplarken hilkat giysisini…
Yıkıldı karmaşalarımız, kavgalar çaresiz kaldı
Sen eyy Dilara çöllerin yıldızı…
Dilara ila aramızdaki söyleşiler, arkadaşlığımız ve sen… Sen gelince ruhumun gizli meralarına yüzünü döndü bana Dilara. Ve şöyle demişti kırık sesi ile bana: “ bazı yasak meraları vardır ruhun, girilmez!” ilk yanılgılı ve hayal kırıklığını o vakit görmüştüm gözlerinde Dilara’nın, ilk kavga olmasa da ilk kırgınlığıydı bana…
Yollara düşmeliydim artık, o ise sığınmıştı çatı katına, dönmüştü sırtını, küskündü Dilara. Çisenti yağan yağmurlarda sırılsıklam ıslanıp üşümeliydim. Aşk müptelası olmuş garip bir dilenciydim belki terbiye olmalıydım acılarla. Başıma giren ağrılar almalıydı tedirginliğimi, yokluğumla yüzleşmeliydim. Erguvan ağaçlarının yokluğunda bulmalıydım seni, Dilara’yı kaybetme pahası olsa da. Gölgesinde arınmalıydık günün yorgunluğundan, sızılarımızla bölünmeliydi rüyalarımız, sadece erguvanlar şahit olmalıydı gözlerimizdeki aşka…
Çökmüştüm bir duvar dibine. Avuçlarımda minik bir cesetti, cesedin gözlerinden sızan kanlı yaşlar, yanaklarına asılı kalmıştı. Ve tıpkı isyanı gibi geçmişi haykırıyordu evrene…
Sen kaçmıştın gözlerimden, kulaklarımdan, varlığımdan. Gizli takiplerinin devamında, gördüğüm ceset evlerinin kapılarına asılan ismin olmamalıydı. Acı veriyordu tükenişin verdiği serzenişin. Beden ağacının altında içilmiş antlara şahitti yapraklar, tam kaybettim seni dediğim anda yanında Dilara, dikiliyordun karşıma.
Oysa benim dizlerim kanamıştı... Düşmüştüm, kaderin ara sokaklarında kaybolmuştum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanamıştı Dilara…’
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…

Cuma, Nisan 09, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (5)


Yeniden başlamak… Hangi olay gelip yerleşmişse kaygılarıma ve sonuçsuz kalmışsa bütün eylemlerim, bu nihayetsiz oluşumların getirdiği ön yargılarda gizliydi. İnsan hayatını kamufle etmekte ustalık gösteren bir yolcuydu. Bir cesedin üstünü örter gibi örterdi yaşadıklarını. Denizin balıklarını gizlediği gibi gizlerdi kaygılarını. Güneşin karanlığı boğması gibi boğardı örselenmişliklerini. İnsan hayatı nihayetsizliğe sürüklenmeye görsün, yıkımı göze alırdı da yinede gizlerdi asıl var oluşunu. Oysa olumsuzluğa demir atmış oluşumlarda gizlenen hayat iksirini tatmak gerekliydi.
Ben içmiştim senin ellerinden zehirli içkimi, uyuşmaya başlamıştı eylemlerim. Aklın egemenliğini yitirmesiyle şekillenir olmuştu yaşamım. Ne yaşadıklarım nede yaşayacaklarım geçit vermeden güzelliklere, sürdürmeye başlamıştı düşüncelerimi…
Yonttuğum bir heykeldi oysa ruhum... Toparlanmadan yıkanlar arasına sende dâhil olmuştun. Oysa tek istediğim, gözlerine bakabilmekti korkmadan, sessizce… Sen ise yine sessizliklerde kayboldun…
Sebepsiz oluşumların ardındaki sır, bir duygu berraklığı ve loş ışıklar ardına gizlenmiş gölgeler çıkardı gün yüzüne. Dilara ise karanlıklar yolcusuydu. Yavaş yavaş aralanmaya başlamıştı güneşin kapıları. Çınarların yağmur karışımlı taşra kokusu sarhoş ederdi buğulanmış simaları. Aynaların yüzeyine çizdiğim gölgelerden ibaret bir hayat hikâyesi düşmüştü dillere. Bandırıyordum şimdi parmaklarımı şekilsiz siluetlere. Dalga dalga dağılan azaları karışmıştı bir hafif dokunuşumla, sonrasında başa dönmek kaçamadığımız bir gerçekti. Eylül sarartmıştı ağaçlarımı. Yapraklarım sana gelip canlanmak isterdi oysa. Oysa Dilara kapılmıştı hazanın esintisine. Hırçın bir rüzgâr sarsa da ruhumu bakışlarıyla alıyordu cananımı. Dilara can veriyordu. Ucundaydı uçurumun. İradem sıfırlanmıştı işte. Tanrı bırakmıştı kaderimi. Belli ki kızgınlığının acısını çıkarmaya niyetlenmişti. İradem yoktu, belliydi. Kader terk etmişti hayatımı sefildi. Tanrı küskündü, Dilara verecekti son nefesini. Gün aydınlanmaya başlamıştı oysa.
Tutmuştum ellerini usulca… Bakmıştım gözlerine yavaşça… Terk etmişti aşkımı Ruhenâ…
Şimdi ben Dilara, düştüm… ‘Dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
Bakışlarımdaki mananın büyüsünden mutlu olmalıydın sen! Aynalarda titreyen gölgemin varlığından da. Dalgaların derinliği ile gelen ışıklar, aydınlatmalıydı beyninin yıkımlarını. Geçmişe dair bütün izlenimlerin değişmeliydi. Oysa Dilara can veriyordu, yoktu haberin…
Gün ilerlemişti… Saat an’ın 03.35’i… hayat mücadelem devam ediyordu. Ve iplerim Tanrının elinden kurtulma mücadelesi verirken, Tanrı halat misali atmıştı kemendi boğazıma sıktıkça sıkıyordu. Kurallar, yasaklar ve kederlerle dolu bir hayat yüzünü dönerken Dilara’ya, diğer taraftan iradem gerilip karşıma kahkahalarla gülüp; ‘ ben kaderin gülen yüzlü çocuğuydum, hep elde ettiğini zannetti garip insanlar! Oysa şımartan beni, Tanrı’nın ta kendisiydi…’ diyordu. Özgürlüğe aralanmış her kapı suratım da patlayan bir darbe gibiydi, kızarttıkça kızartıyordu. Hayal kapılarım ise daima açık kalan ikiyüzlü bir hayaletti… Mutluluğumu haykırırken sana, bana gelip yaşamımdan şikâyet ediyordu…
Şimdi…
Yüreğimi kaplayan bir acayip özlemlerle doluydu. Bir deniz kokusu ve bir martı çığlığı kadar ihtiyacım olan sessizliklerdi. Cesetlerden mütevellit bir dünyada, herkes yaşamaktan dem vururken hayâsızca, nefes alacak kadar bir mekânın özlemiydi ruhumu saran. Dünyada aidiyet arzusunun kâfi gelmeyecek boyutlarında yol alırken ben, Dilara kayboluşumun ifadesiydi… çatı katında gizlenmiş hayat yolculuğumda, kapı eşiğine uzanmış ucube kişiliğim arasındaki fark siyah ve beyaz kadar uçuruma taşıyordu varlığımı.
İpek böceklerinin titizliğince yaşanmalıydı hayat. Kaygan, ince ve kusursuz bir kumaş gibi örülmeliydi aşk. Renkleri ise sonradan oluşturulmalıydı… İpek böcekleri renksizdi…
Dilara artık nefes almıyordu… Dilara… Dilara… Dilara…
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…

Çarşamba, Mart 24, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (4)

Haykırma zamanı deyince sessizlikler zırha bürünüyor, daha bir yoğunlaşıyordu içimdeki sükut iklimi.
Dilara, ocak başında, gözleri henüz üzerinde dans ettiği korlarda çivilenmiş, ayakları ise yanmaktan hissiyatını kaybetmişti. Ne kor alevlerinin verdiği ızdırab ne de hayata dair içinde bocaladığı hezeyanlar geçit veriyordu, ruhunda öldürdüğü insani vasıfların canlanmasına. O anlatıyor ,ben kendimi buluyordum… Geçmişimdi Dilara… Unuttuğum, örselediğim, anımsamaktan utandığım, garipliğimde kaybettiğim, masum ve ürkekliğinin üstünü yaşamla kapattığım… Çocukluğumdu Dilara…
Efendilik, insanlar arası seçicilik ve var oluşlarının soylu geçmişi, sonraki hayatlarında oluşturdukları benlik için adapte olunmuşluklar dosyasıydı. Ruhların çizdiği yolda öne koydukları sebepsiz kavgaları, çığırtkanlıkları, ortaya sunulmuş hikâyenin özü ve geçmişin saf bilinci mi demekti? Yaşanılan hayatta, esas olan bu ise kavganın sonrasında serzenişten uzak birlik ve beraberlik öyküleriydi… Bu ruhları kişiselleştiren varsayımlardan çok benlik bulma savaşıydı.
Dilara benliğimi ortaya çıkaracak olan rastlantıdan ibaretti şimdi. Hissiyatını kaybetmiş aciz bir çocukluktu o. Bulmalı, keşfetmeli ve yüzüme yerleştirmeliydim onu. Kapatmadan üstünü, örtmeden geçmişimi ve utanmadan özlemlerimden kabul ettirmeliydim. Masumiyetimdi Dilara…
Sen! Erguvan çiçeklerini dökerken yollara, ardına düşmeliydim. Sızılarımı sermeliydim sonra. Hayata dair kuşku ve endişelerim yapraklar gibi dökülürken yerlere, ezip geçmeliydin ayaklarınla… Yeni kuşkularla, yeni sorularla, fırtınalara direnerek yürümeliydik, ayaklarımızı kan revan etse de dikenler, biz direnmeliydik… Cesaretimiz tükenmiş mi idi? Çok mu çaresizdik, ben hayatıma düşmüş yanlışlıklara bulanmışken, ölüm sessizliğini silmek çok mu zordu? Oysa biz, fırtınalara direnerek yürümeliydik güneşlere…
Oysa aşka dair saf bir dua şekli yoktu. Aşkın duası yoktu… Açılan ellerimize gül yerine karlar yağmıştı… Üşümüştü avuçlarımız, donmuştu hayat damarlarımız, felç olmuştu…
Kucağıma doldurduğum kuru yapraklara can verme duasına çıkmıştım, çatı katında Dilara dua ederken, ben âmin diyecektim… Ve kurtulacaktı, aşk…
Yaklaştım yanına usulca, ‘Dilara yapraklarım soldu, bak!’ dedim… ‘Bak, tazeliğini kaybetti, karardı, gönüllere sadece hazan getirir oldu. Sararmış ömrümün hazan çağına dumanlı gölgeleri düşüyor şimdi… Dilara, oysa baharı bekledim hep, hep açsın istedim sevda çiçekleri. Kalktım ayağa derken tam, düştüm… Dizlerim kanadı Dilara…
Dua edelim, ben isteyeyim Tanrı’dan, sen ‘ver ona…’ de… Dua edelim Dilara…’
Hareketsizdi Dilara… Tepkisizdi bir ceset gibi durağan. Ellerimle sildiğim gözlerinden yine kan sızıyordu… Yanaklarından süzülüp, beyaz elbisesini kırmızıya boyuyordu. Titremeye ve iniltili sesler eşliğinde ağıtlar yakmaya başlamıştı…
‘Aşka ait saf bir dua
Kalmadı hafızalarda
Tanrı sildi beyinlerden
Aşk düştü bataklığa’
Tekrar tekrar söylüyor her tekrarında adeta inliyordu Dilara…
Dökülürken kaderim, inancım, yargılarım, yapraklar gibi yerlere, ezip geçtin sen var oluşumu…
Şimdi geride salt ben kaldım. Yargısız, infazsız, inançsız, insansız, sızısız, erguvansız, kuşkusuz ve endişesiz, biri dokunuverse titreyerek kendine gelmenin beklentisinden uzak, varlığımın esasına tuzak, tuzaklarınsa kavline yasak! Şekilsiz ve gölgesiz salt ben kaldım… İşte onun için; Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…

Perşembe, Mart 18, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (3)

Çatı katının o garip havası genzimi yakmış, öksürmeye başlamıştım. Boğuluyordum, sesim çıkmıyor yardım çağıramıyordum… Dilara ise kayıtsızdı… Tepkisiz ve gayesiz, ölüm gibi hareketsizdi. Yavaş yavaş bana doğru gelen gölge şekillenmeye başlamıştı, o sendin. Gözlerinin içi gülüyor fakat konuşmuyordu. Kaybetmişti nihavendini. Besteler birbirine karışıyordu. Boğuluyordum ve sen ellerinde bir kadeh içinde soğuk bir su karşımda duruyordun, ruhum üşüyor kalbim alevlere düşüyordu. Ne bu dünyanın aydınlığı nede Ahiret karanlığı… Bütün bu keşmekeş tavırlara ve yarını olmayan şaşkınlıklara, bir garip sevda sarhoşluğuna yol alırken hızla ben, sen ışık tutup yol göstermiyordun, kararıyordu dünyam.
Yalnızlık diz boyuydu, boğuluyordum…
Sen bu dünyanın karanlığına aşinaydın, ben aydınlığı arıyordum, inanç sistemim çökmek üzereydi. Aydınlık türküleri ile oyaladığım kendi garipliğimdi oysa… Kuklaydım işte, iplerim Tanrı’nın elinde takılı kalmıştı. Kul olmayı seçiyorsan oynamalıydın, oynatmalıydı! Ya reddedersen? O zaman sızılar dinecek miydi?
Yoksa büyük bir nezaketsizlikle aforoz mu edilecekti?
‘Sizin inandığınız benim ayağımın altında’ desem, recme mi uğratılırdım?
Ya kafamdan geçen asıl kervan! Kimse bilemeyecekti onları… Yunuslar saklanacak, Yusuflar kuyularda bulacaktı aşkı… Anlayanlarda sessizliğe müptela olacaklardı…
Tek kural vardı burada, sessizlikti…
Ellerin titriyordu, abı hayat değildi ellerindeki kadehte sallanan su… Zehrin pervasızlığıydı. Oysa şarap gibi kokardı ellerin… Ben zehre hibe etmiştim varlığımı, sen Dilara’ya… Dilara kor alevlerde dans ediyordu, ben ateşin koynunda can buluyordum…
Özgürlük, kendi ruhunun efendisi olmakta gizliydi. Satın alınamaz, okunamaz ve gözlemlenemezdi… Yakmak için yanmak, anlamak için isyan gerekliydi…
İradem O’nun ellerindeydi… Unuttuğu ve rüyaya daldığı evrede ben yapışmıştım ellerine… Kızsın istiyordum bana, kızsın ve azat etsin beni… Bıraksın! Kendi kuklamı kendim sahipleneyim, ‘Dilara; bak, dizlerim kanıyor hala… Düştüm kaderin ara sokaklarına kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, bak dizlerim kanıyor Dilara’…
Doğrularımla yanlışlarımla gelmiştim oysa… Kapıdaki gördüğüm ucube benliğim, çatı katına gizlenmiş masumiyetim ve sen! Doğrularımla, yanlışlarımla, öğretilmeden bana ahlak, kural, cennet, cehennem, kader, irade… Dizlerimin kanını silmek istiyordum…
Benliğimin derinliklerine, saklı gizli mahzenlerine girebilmeliydim. Ruhların efendiliğinde yaşanan bir hayat, Özgürlük değildi oysa intiharıydı. Kendini kafeslere kapatan bir ruhun nihayetsizliğiydi…
‘Dilara’ dedim… ‘Bak ve anlat bana gözlerindeki kan sızıntılarını… Daha küçücüksün sen, kim ağlattı seni… Kim hapsetti bu çatı katına?’
‘Var oluşumun esrarı’ dedi… Boğuluyordum ben, o devam etti… ‘ Köktencilik!’
‘Ya Tanrı? Tanrı değil mi bütün köklerin esası? Dilara, Tanrı nerde? Ortadan kaldırırsan Tanrıyı var oluşun tehlikeye girer. Tanrı, Dilara… O nerde?’
‘Nietzsche’ nin dilinde’ dedi…
Kanlı gözleriyle gözlerimin taa derinliğine alaycı bir bakışla bakmıştı Dilara… Gözlerinde ki hiddet yerini aşağılayıcı bir bakışa bırakmıştı, ezilmiştim… Nefesim kaçmıştı boğazıma, sesime ulaşamıyordum…
Ne yollarım kalıyordu gerilerde beni takip eden, nede yolculuklarım vardı mutlak bir sona giden. Aşk, kutsaldı Dilara’nın gözlerindeki Tanrı kadar kutsal… Dilara’nın Tanrısı ise isyan mıydı?
Aşk, isyan mıydı? Nietzsche’nin kalbini kim biliyordu?
Ruhum sessizlik bitti! Şimdi haykırma zamanı!
Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…

Perşembe, Mart 11, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

BENİM DİZLERİM KANADI DİLARA (2)


‘ Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
Rüzgârlara küskündüm ve rüzgârlardan çıkmış yoğunluktandı sanki sınırsızlığı anlatırmışçasına yaşadığım hayat ve sanki varlığımı sorgulayan bir caniye dönüşmüştü. İki ruh arasında kalmıştım şimdi, kalbim iki umut arasında kalmış, hayata dair nefes alma nöbetlerinde savrulmuşluğu yaşıyordu. Bu bir güçlülüktü, hayatın ayakta kalabilme güçlülüğü.
Bir kalp taşıyabilir miydi hem varlığı hem yokluğu? Barındıra bilir miydi hacminde sonsuzluğu? Yükselebilir miydi omuzlarına yüklenmiş ağırlıklarla beraber koskoca bir yolculuğun hikâyesini? Yürekler savrulmuştu o rüzgârın seferberliğinde. Yüreğim koskoca bir sevdanın içindeki küçük nefes alışlarına sığınan garip bir kızın ellerindeydi… Nefes verişleri yoktu…
Miskin bir yürek aralığında can bulan cesur ve kusursuz bir cesarete müptela yolculara gereksinimim vardı şimdi. Şimdi sevda türküleri söylemek gerekiyordu, yeniden ve hiç denenmemiş ahenkli bir besteyle… Ellerine dokunmaya kıyamadığın sunulan şiir gibi, belki bir bakire masumiyetiyle dinlenmeliydi bu yorgun yolcunun aşk bestesi…
Mum ışığına mahkûm etmiştim yarınlarımı, çatı katındaki küçük kıza eşlik eden haylaz bir çocuğun, haylazlıklarına tercüman olmalıydı zaman. Zaman, rüzgârların uçurduğu küllerden ziyade altındaki közlere de ışık tutabilmeliydi. Oysa ‘ Benim dizlerim kanadı Dilara... Düştüm, kaderin ara sokaklarında kayboldum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanadı Dilara…’
Gözlerin Sevgilim, gözlerin mum alevinde ışıl ışıldı. Ben ki mum alevlerinden sıyrılmış gecelerin siyanürün de arıttığım hasretimle bekliyordum seni. Ateştim ben, deryaya dönüştüm sonra… Bir mum olmalıydın ve atılmalıydın ateş deryasına… Aşk o zaman büyütmeliydi bizi… Umutlarımızı, yarınlarımızı, inançlarımızı, ruhumuzu, mutluluklarımızı… Eritmeliydi aşkın ateşi… Gelmeden evvel birbirimize, erimeliydik aşk ateşinde!
Korkuyordum. Cesaretimi bir altın tasa armağan etmiştim… Şarabın kokusunda sarhoş olsa da Rehenâm, rüzgârlarda savrulan kuru yapraklar gibi halsizdim oysa…
Yaklaştım ocak başında oturan kıza… Gözleri, alev alev yanan ateşte sabit kalmıştı, yanaklarından kan sızıyordu… Dedim, ‘ben Dilara’yı arıyorum, sığınmalıyım onun masumiyetine, kaldırmalıyım eğik başını, sırrımı söylemeliyim ona ve hatta haykırmalıyım, ona aşkımı anlatmalıyım, de bana lütfen! Nerde Dilara?’
Sararmış yüzünde küçük kızın, güçsüz ve solgun bir ihtiyarın ihtiyatlı iç çekişleri ve gözyaşlarının eşlik etmesi gibi mazisine, gözyaşları eşlik ediyordu. Manasını algılayamadığım karmakarışık ifadeden yoksun yanaklarına gözyaşı diye kan sızıyordu… Kirli avuçlarında biriktirilmiş günahlarının aksine, temiz ve günahsız bir hikâye saklıyordu.
Ölüm… Sonsuzluğa kaçışın kilitli kapısıydı… Oysa Dilara! ‘ Benim dizlerim kanamıştı... Düşmüştüm, kaderin ara sokaklarında kaybolmuştum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanamıştı Dilara…’
Pencere aralığından süzülen ışığın esrarına kapılmıştım, ruhumun emirlerine boyun eğmenin hoşnutsuzluğuyla beraber ve huzura koşar adımlarla gitmek isterken sanki bacaklarım güçten düşmüştü… Yıkılmıştım, tutmalıydın ellerimden! Sığınmalıydım sana, isyanlarına, ruhuna ve varlığına… Titreyerek düşkünlüğümü kabul etmiştim… Titriyor sarsılıyordum…
Merhamet… Merhamet… Merhamet… Varlığıyla yokluğuna aşina eden kirli sakızdı merhamet… Çiğnendikçe, bir fahişenin şakırtılarına kulak kabartan öfkem gibi, midemi bulandıran yalan dönencesiydi, merhamet… Denizlerin içine zehri şırınga edip balıkları yok eden bir acılı siyanürdü, merhamet…
Karanlıklar içindesin küçük kız! Dört bir yanın gariplikler ve kötü cümlelerin kurbanı olan silinmişler ülkesi olmuş.
Bu gariplikler deryasında, hüznün şerbetini kendin mi aldın o minik ellerine?
Senin seçimin miydi bunca yaşadığın kaos sahneleri? İraden neredeydi, sen seçimlerini yaparken, ya engel olamayan duaların garip serzenişi?
Silahını mı kaybettin, yoksa dua yerine ettiğin o mısralar kocaman bir aldatmacamıydı?
Dizlerini kim kanattı Dilara… Kim…
Hikâyenin karanlığını takip eden ve geçmişten gelen terk edişlerin tortusunun temizlenmesi artık çok zordu. Uzanan ellerine yardıma koşan yürekler, yarınları özleyen gözler, küfürlü sözcüklerin kurbanı olmuştu… Sevgili, yorgun ve ihtiyar ruh! Seni ancak ölüm mü paklardı?
Ve Ölüm! Sonsuzluğa kaçışın kilitli kapısıydı… Dinmeyen çığlıkların, duyulmayan ülkesiydi… Simsiyah ve belirsiz bir kapıdan, aydınlık ve belirgin bir kapıya geçme isteği vardı her ruhun gizli istekler dosyasında. Aydınlık bir ölüm olmalıydı ruhunun asil arzusunda…
Ama korkuyordum Dilara, ‘ Benim dizlerim kanamıştı... Düşmüştüm, kaderin ara sokaklarında kaybolmuştum, ara ara gelip yerleşmişse de hayalime sessiz bir Ruhenâ, benim dizlerim kanamıştı Dilara…’
AYŞE BÜŞRA ERKEÇ…

Perşembe, Mart 04, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

HİÇLİK YARIŞI

İnsanı metafizik gerilime sürükleyecek üç temel unsurdan biridir hiçlik. Sevgi ve iyilik, ilk ikisidir ama, bizi hiçlik boyutuna hazırlayan bilinci veren sihirli duygulardır onlar yalnızca. Peki nedir hiçlik, nasıl bir düzeydir?
İşin madde boyutunu düşünecek olursak, milyarlarca galaksi içinden biri olan Samanyolu galaksisini, bilinen gezegenleri, güneşi, dünyayı, ülkenizi, bulunduğunuz mekân içinde kendinizi ve o milyarlarca galaksinin oluşturduğu evreni düşünün. İşte size hiçlik yani diğer bir deyişle sonsuzluk. Bizler bu sonsuzluğun içinde birer nokta bile değiliz. Ve bir ruh varlığı olarak, bu sonsuz yolculukta tekâmül ederek, Yaradan’a doğru gidiyoruz.
Bir spiritüel bilgi bakın bu sonsuzluğu nasıl anlatıyor:
“Enini bilmediğiniz bir genişlik, ucunu düşünemediğiniz bir uzunluktasınız. Ve biliniz ki, mutlaka şimdi sizin içinde bulunduğunuz o yer bile sınırlıdır, bir başka uçsuz bucaksızın içinde. Ve biliniz ki, öylesine uzanmıştır uzunluklar, genişlikler. Ve biliniz ki, en bilemeyeceğiniz yerin, en göremeyeceğiniz yerin en üstünde yalnız O, yalnız O’nun emri vardır. Ve şimdi siz küçüklüğünüzü böylece görüp, O’ndan, O’nun emrinden şüphe etmenin ne olduğunu düşünün.”
Manevi anlamda hiçliğin tarifi şudur; “Hiçlik, Allah’ın yüceliği ve bilgisi karşısında, O’na hayranlık ve saygı duyarak, kendi küçüklüğünün farkındalığını yaşama halidir.” Hiçlikte bilginin getirdiği büyük bir tevazu da vardır. Hiçlik aynı zamanda büyük bir bilgeliktir. Ayrıca hiçlikte kendini, yerini ve haddini bilme hali de vardır. Daha önceleri yazdığım “farkındalık” başlıklı yazımda “…Olgunluğun en derin tarafı saf, bilinçli, farkındalıktır bence. Eğer olgunluk mertebesine ulaşmışsak farkındalıklarımız, acı ya da zevk verici deneyimlerimiz arasında hiçbir ayrım yapmaz. Sadece bunların farkında oluruz. Çevremizde olup biten olayların içinde yer almadan ve onlarla özdeşleşmeden, tanık pozisyonundaki gözlemleme tutumu farkındalıktır. Eylemsizliktir. Farkında olmak; hiçlik, yalnızlık ve acziyetimizi itiraf etmek, diğer bir yönüyle dua etmek dışında hiçbir şey yapmamaktır. Bu bir şekilde bizim müdahalemiz olmadan her şeyi olduğu gibi görebilmektir. Nerede olursak olalım ve ne yaparsak yapalım devamlı bir şekilde tanık pozisyonumuzu korursak yeni bir varoluş düzeyine geçeriz. Aslında gerçekleştirmemiz gereken tek radikal bakış açısı da budur…” demiştim. Bu teoreme göre olgunluk farkındalığı, farkındalık da hiçliği getiriyor ardında. Yazar Mehmet Doğramacı’nın kalemiyle; “Hiçlik yarışının yolcuları bazı farkındalık halleri açıldıkça içe dönmek, kendi derinliğine dalmak, her şeyden el etek çekmek isteyecekler. Yaşamışsınızdır. Dayanılmaz biçimde yalnız kalmak hatta uzaklara çekip gitmek istersiniz. Çevre açmaz olur. Ve bunu sadece ilk zamanlar değil yolun çeşitli evrelerinde dönem dönem yaşarız. Garip ve acayip mi? Hayır. Oldukça normal. İçe dönmeden, iç dünyayı seyredemezsiniz. Resul ve Nebilerin yalnızlık süreçlerini hatırlayın. Efendimiz (sav)’in HIRA sürecini düşünün! Yalnızlık; doğacak manaların mayası. Yalnızlık; açılacak esmaların kapısı. Her idrak eşiğinde zaman zaman yalnızlık ihtiyacı doğması bu yüzden. İbadetlerde yalnızlık belli ölçülerle önerilmiştir. Ramazanın son 10 gününde İTİKAF, her gece yarısı TEHECCÜD, tek başına ZİKİR , bir köşede Hakkı TEFEKKÜR işte bu nedenle önemli. Tarikat disiplinlerinde 40 günlük çile (Erbain) çok önemsenen bir terbiye metodu. Mevlevilikte bu sürenin 1001 güne kadar çıktığını biliyoruz. Her işte olduğu gibi yalnızlık konusunda da ölçülü ve dengeli olmak sırat-ı mustakimde sebat için çok mühim! Bünye için diyet ne ise seyrin sıhhati için de yalnızlık odur.”
Evet, yalnızlık yaşamdır, yaşam da sonsuzluktur. Bunu bir bilebilsek!.. Korkularımızdan, kontrollerimizden, kendimizi “ben” dediğimiz duygularımızdan bir kurtarabilsek! Önce kendimizi, sonra herkesi, sonuçta hiçliği sevebilsek!.. Hiçlik kadar küçülebilsek, o noktaya varabilsek!.. O zaman neler olacağını, nerelere varabileceğimizi bir görebilsek!.. Bunu, şimdiki halimizle bir kıyaslayabilsek, bir karşılaştırabilsek! Ne makama ben geldim kalır, ne ben yaptım, ne de benim mülküm deme gafleti.
Söylemek kolay dediğinizi duyar gibiyim. Bir çalışanımın çocuğuna beyin kanseri teşhisi konulmuş. Tedavisi sürüyor. Bazen iyiye, bazen kötüye gidiyor çocuğun durumu. Ebeveyn perişan, teselli istiyorlar ve belki de neden biz sorusunu sorarak, tedavi mücadelesi yanında isyan dalgasıyla mücadele ediyorlar. Gözümün önüne kendi evlatlarım geliyor, Allah korusun onlara öyle bir durum olursa ne yaparım diye düşünüyorum, teselli verecek mecalim kalmıyor.
Bir dostum geliyor, eşinden boşanmış, mahkeme çocukları eşine vermiş. Dardayım, zordayım, çocuklarımı özledim, ruhum daralıyor, psikolojim bozuk, stresliyim, ne yapayım diyor. Kendime bakıyorum; derdim, sıkıntım herkesten çok. Kim verdi bunları diyorum, ben ne yaptım ki? Bir ingilizin intihar esnasında Allah’a yazdığı mektup geliyor aklıma. ‘Varsan bir mesaj gönder diyor, kapı çalıyor, adam boğazındaki ilmeği çözüp kapıyı açıyor, gelen kişi adama kutlu doğum haftası nedeniyle bir program için davetiye veriyor. Davetiyede “(Ey Muhammed!) Biz seni âlemlere rahmet olarak gönderdik. Kullarım beni senden soracak olurlarsa, bilsinler ki ben pek yakınım” Mealindeki ayet var. Hemen hem nefsime, hem dostuma sesleniyorum; aç kapıyı, Allah’la dost ol, derdini dinlemeye, sana teselli olmaya gelmiş, hadi O’na doğru yol al’ diyorum. Bizler de O’na doğru yol alan varlıklar değil miyiz? Bütün ruhsal çalışmalar bizi özümüze, Allah’a götürmüyor mu, hastalıklar, şifalar, doğumlar, ölümler bizim için değil mi zaten diyorum… Bütün narsistliğimden boşalıp, acizlikle doluyorum birden… Ve Sebahattin Zorlu’nun dizeleri geliyor aklıma:

Ey kendini küçük bir şey sanan,
İnsanda doğar, batar iki cihan,
Sen onu et kemik görürsün amma;
Ondan başkası değildir yaşayan.

Hiçliktir huzur, sessizliktir lisan,
Ne hikmetse bunu unutuyor insan,
Ne zaman dalıp meyil etsem dünyaya,
Hapishanem olur mekan, gardiyanım olur zaman.

Öyleyse; dua etmekten başka ne gelir elden. Dua hiçliğimizin itirafı değil mi ki zaten. Her şeyi veren O olduğu gibi, alacağı zaman bizi fiillerin sebepleriyle meşgul edip, kuluna kendini imtihan sırrına rağmen kabir başında yalnız tek başına kaldığımızda, yani en apansız, en zamansız bir anda kafamızı vurduğumuzda mezar çatısına, apaçık kendini aşikar gösteren de o değil mi?
Şimdi gelin baştan alalım isterseniz; şeksiz şüphesiz sevgi ve iyilik, ardından olgunluk mertebesi, daha sonra farkındalık, farkındalığın kendini bilme boyutunda yalnızlık, evren içinde yalnızlığın dayanılmaz hiçlik duygusu ve Allah karşısında acziyeti anlayıp O’na ram olma, dua dua yalvarma.
Bir hiçlik yolcusunun dizeleriyle son verelim isterseniz.

Öylesine çoktular ve aslında yoktular.
Kıl payı kaçırılmış zamanların ve bütün bir hayatın tortusu gibi,
hep yanı başımızda ve göz hizamızda kaldılar.
Sert kapaklı, ciltli ve kuşe kâğıda basılmış hayat hikâyeleri vardı her birinin.
Gözler her yerde onları aradı.
Var olmak biraz zaman alırdı, var kalmak bir anlık masal.
Ya hiçlik.
Bir ömür? Bir kaç ömür. Ömürler…
Yola çıkmakla ‘hiç’ olunmuyor üstâdım..
Yolcu daha hiç nedir bilmiyor.
Hiçlik O'na sunulmuş bir sırlı kapı.
Bu kapının ardında neler var bilmiyor.
Hiçlik zamanın çarklarından azâd edilmiş bir bilinmeyen,
kontrollü bir yolculuk,
hiç olabilme arzusu,
hiç kalabilme cesareti.
Hiç olma cesaretin var mı?
Dokunmasalar kelimelerine, görmeseler, bilmeseler, canın yanar mı?
Kalbin başka iklimleri arar mı?
Soru sormayınız…..
Hiçlikte yarışınız.

Salı, Aralık 29, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

BAKTIĞIMIZ GÖRDÜĞÜMÜZ MÜDÜR?


“Bazen tek çareniz bir hikâyeye inanmaktır ve ben kendi hikâyeme inanmaya başladım...” Çağan Irmak’ın Ulak filminden bir replik. Hatırlarsınız, birkaç yıl önce sinemalarda gösterilen ve konusu çok alışık olmadığımız bir filmdi. Onu bir masal tadında çocuk ruhumla izleyip içimden kötülere ve kötülüklere yakınmıştım. Hatta bazen onlara seyirci kalabilecek kadar zayıf olabildiğime de üzülmüştüm! Zamansız ve mekânsız bir filmdi, masaldı. Kötülüğün zamanı ve mekânı olmadığı gibi. Umutsuzlara umut saçıyordu olmayan bir Ulak’ın hikâyesinde. Umut aşınızı olmadıysanız ve izlemediyseniz mutlaka seyretmenizi tavsiye ederim. Çünkü Çağan Irmak'ın filminde aşı bedavaya geliyor.
Birkaç gün önce televizyonda yayınlandı, filmi tekrar özenle seyrettim.
Film, Mevlana'nın Mesnevisinin önsözüne çok benziyor. Mesnevi de diyor ya; 'Bu kitap hikâye olarak okuyanlara hikâye, hakikat olarak okuyanlara hakikattir.' Ulak da film olarak izleyenlere film, hakikat olarak izleyenlere hakikatti bir bakıma.
Fakat bir başka şey geldi aklıma bu kez. Hikâyeyi izleyenler bilir. Sakat oğlu ile yaşayan Hekim Zekeriya’nın yaşam hikâyesi ve başına gelenleri Ulak İbrahim adında bir haberciyle masallaştıran piri faninin uğradığı bir köyde yaşadıkları. Normal hekimken, yaşadıkları neticesinde masallar uydurarak toplum ve insan psikolojilerini bu masallarla terapi eden ve iyileştirmeye çalışan bir adam, kahraman olarak kimsenin tanımadığı bir ulak seçiyor kendine. Filmden sonra yatağıma yatınca düşündüm. Mesnevi’deki hikâyelerle karşılaştırdım. Yakup (as), Yusuf (as) ve Züleyha kıssası canlandı zihnimde. Ardından danışanı olduğum bir danışmanım, doktorum, dostum ve aynası geldi aklıma.
Hani bir söz vardır; “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” diye. Ben de danışmanımı sorguladım. Uzun yıllar bir şizofren ile yaşamak zorunda kalması, boşandıktan sonra kurtuluş umuduyla ikinci bir evlilik yapması, çocukları, annesi babası için katlandıkları, kendini ispata dair çabalamaları ve fakat bütün bunlara rağmen her şeyden izole etmeye çalışarak kendini, hastalarına yani bizlere uyguladığı terapisi ve ışık tuttuğu aynası geldi. İşte dedim filmdeki Hekim Zekeriya’nın aynısı. Masaldaki köy dünya, Ulak İbrahim Mesnevi, Ulak’ın getirdiği haberler mesnevi’deki hikâyeler, köylü biz hastalar, hekimde kendisi. Ama aslında hasta da, tedavi ettiği de kendisi, bizler sadece onun ayna tuttuğu köylüleriz. Aynanın bir tarafında biz diğer tarafında o. Aynada hep kendisini görüyor aslında. Ama köylülerin dertlerini, elemlerini, sorunlarını kendi derdine kamuflaj yaparak rahatlıyor, şükrediyor bir bakıma.
Hem Yakub’u Yusuf’un, mutlu sonu bildiği halde, elemlerle, kederlerle kaybedişine ağlayan, sızlayan, eleminden kör olan, hem de Züleyha’sı bir anlık heves uğruna hata yapan, iftira atan, sevdiğini zindanlara attıran. Kıssanın sonunu bilirsiniz Yakup’ta kavuşuyor, Züleyha da.. Hem de Mısırın sultanı olan Yusuf’a. O da farkında aslında, her hikayenin sonunda mutlu sona ereceğini biliyor mutlaka danışman olarak.
Aynaların fıtratı bozulmasın yeterki… Fıtrat bozulursa insan aynada kendini göremez. Anlatacak hikayeside kalmaz. İşte o zaman ayna da kırılır, kalpler de. Baktığımız gördüğümüz olmaz, aynalara suç buluruz.
Hayır. Aynalara suç bulma. Hiçbir ayna sünnetullahının dışına çıkamaz. İnsan âdemliğini kaybedince gönül aynasındaki görüntüsünü de kaybeder. Gönül aynasının göstermediğini göz aynası nasıl gösterir ki? Gönül aynası gerçeği görmezse kesret gelir. Kesrete düşmüş gönül, sırları dökülmüş ayna gibidir. Orada insan artık kendini de göremez; çünkü insanlıktan çıkmıştır. Gönül aynası kararanın, göz aynası kör olur. Âdemliğini kaybedenler filmin sonundaki gafiller gibi bir tufanla yok olurlar, kıyamete duçar olurlar.
Evet, Çağan Irmak filmde bunu anlatmaya çalışmış, Mevlana’nın Mesnevisinde ki her satırında anlattığı gibi. Danışmanlarda danışanlarına ve kendilerine aynı şeyleri anlatırlar. Ve aslında anlattıkları kendi nefisleri, ruhları ve yaşadıklarına aradıkları ilaçlardır bence.
Hepsinin ortak yönü, hayatta okuduğumuz bazı şeylerin satır aralarını da okumamız gerektiğine, bazen baktığımız şeylerin gördüğümüz şeyler olmadığına vurgu yapmalarıdır. Kimin kabı ne kadarsa, ihtiyacı olanda o kadardır. Değil mi ki hayat insanın kendi kabınca yaşadığı bir haldir zaten. Kalın sağlıcakla… 24.12.2009 Şener İşleyen

Perşembe, Aralık 24, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

İYİLİK ENERJİSİ


Enerjinizi kullanmayı öğrenin...
Beyin öyle bir güçtür ki, neyi düşünürseniz dua oluverir tevilinde bir hadis bile var, beyin ile ilgili...
Kafadan geçen her düşüncenin Allah katında bir talep olduğuna inanıyorum. İyi şey ister, güzel şeyler düşünürseniz cevabı aynen öyle gelir. Ama hep korku ve kuşkuyla yaşarsanız aynen bunları da çağırırsınız. Trafik kazasından korkan insanlar hep kazaya uğrarlar. Eğer siz korkuyla yola çıkar ve hep bunu beyninizde kurgulayıp etrafa negatif enerji yayarsanız mutlaka şoföre kaza yaptırırsınız ama arabayı siz kullanıyorsanız ve böyle korkularınız varsa eğer sakın araba kullanmayın…
Çocuğuna aşırı korumalı ana ve babalarının çocuklarına hep bir şeyler olur yani biri bir taş atsa bile gelir sizin çocuğunuzun kafasını bulur o zaman siz şunu düşünürsünüz –onu kollayıp korumasam hep başına olumsuz şeyler geliyor – Neden acaba? Bu tıpkı (yumurta mı tavuktan çıkar, yoksa tavuk mu)'yu andırmıyor mu?
Öyle mutsuz bir toplum olduk ki birbirimize günaydın diyemiyoruz, bir araya geldiğimizde hep olumsuz olaylar konuşuyoruz, biri bize nasılsın dese iyiyim demeye korkar olduk, işler nasıl deseler, derhal şikayet etmeye ve her şeyin kötü ve daha da kötüye gittiğini söylüyoruz, hastalıklarımızdan ve ölümlerden bahsediyoruz yani dostlarla da sohbetin güzelliği, keyfi kalmadı. Hep para olmadığından yakınıyoruz sanki bunu soran bizden para isteyecekmiş gibi. Aynen devam edin, neyi YOK diyorsanız, onu YOK etmeye devam edin, sürekli şikayet edip etrafa olumsuz ve zavallı görünerek her şeyin bereketini kaçırın, ayrıcada bu kadar mızırdanma sonunda dostlarınızı da kaçırdığınızı fark edeceksiniz.
Hep hastayım diyen insanlar mutlaka hasta olurlar beyin şartlanmaya görsün hangi hastalıktan korkup çağırıyorsanız size onu getirir.
Sürekli param yok diyen insanlar paralarının bereketini öyle kaçırırlar ki bir gün gelir bir de bakarlar gerçekten paraları bitmiş ama bu bitiş ani çıkan, hesapta olmayan mecburi harcamalarda olabilir, sağlığa harcanması gereken miktarlarda olabilir.
Öyle bir toplum olduk ki karşımızdakini yargılamaktan sevmeye zaman bulamıyoruz.
Oysa her yaşta sevgiye ihtiyacımız var. Sevgi sunulmazsa sevgi değildir. Neyi severseniz sevin ama içinizde yoğun sevgi duyguları olsun. Birisine sevginizi söylediğinizde hareketlerle bunu pekiştirdiğinizde ona öyle güzel bir enerji yollarsınız ki, onun mutluluğunun enerji şeklinde size geri dönüşünden aldığınız pozitifi başka hiçbir şeyde bulamazsınız.
Yeni bebeği olmuş bir anne eğer sıkıntıları varsa veya olumsuz bir kişiliğe sahipse lütfen en olumlu olduğunda bebeğini kucağına alıp onu çıplak tenine değdirsin. Eğer bebeklerinizin huzurlu ve sağlıklı bir bebek olmasını istiyorsanız onu sakin kavgasız gürültüsüz ve pozitif bir ortamda büyütmeye çalışın.
Kızgınken, sinirliyken kucağınıza almamaya çalışın ve ona sınırsız sevginizi gösterin. Öpün koklayın ve bilin ki bu günler çok çabuk geçecek ve bilin ki çok çabuk büyüyorlar. Bazı anne ve babalar çocuklarını çok sevdikleri halde bunu ifade edemez ve gösteremezler. Neden? Ne zaman göstereceksiniz? Tanrı'nın verdiği bu armağana sevgiyi en güzel şekilde göstermemiz bir şükür ve teşekkür değil mi ?
Beyin öyle bir güçtür ki, insan beyin gücünü kullanarak isterse kendini felç de edebilir, öldürebilir de, kanserini de yenebilir. Yeter ki beynini şartlandırabilsin. Beynimizde yaklaşık 13 milyar civarında sinir hücresi vardır. Her bir hücre yaklaşık 7.3 kilo voltluk enerji açığa çıkarır. Pratikte mümkün değil ama teorikte beyindeki tüm sinir hücrelerinin aynı anda enerjilerini saldığını varsayalım, yaklaşık 350 milyon kilo voltluk bir enerji açığa çıkar ki bu da büyük bir metropolün tüm elektrik ihtiyacını karşılayacak güce sahiptir. Size tıp kitaplarına girmiş bir olayı anlatmak istiyorum:
Et taşımaya yarayan soğutuculu bir tren, temizlenmek için bir istasyonda duruyor. İşçiler vagonları temizlemeye başlıyorlar, işçinin biri bir vagonu temizlerken diğer işçi o vagonu boş sanıp kapısını dışardan kilitliyor. Biraz sonra tren hareket ediyor, ve bir durak sonra et almak üzere bir istasyonda duruyor. Kapalı kalan işçinin vagon kapısı açıldığında işçinin donarak öldüğü görülüyor. Fakat bir bakıyorlar ki, vagonun ısısı normal ısıda yani dondurucuya geçirilmemiş. Ama kapalı kalan işçi bunu bilmediği, donarak öleceğini sandığı için beyin aynen donmanın şartlarını hazırlayarak, donmanın tüm belirtilerini göstererek vücudunu buna uyduruyor.
Yani beyninizi olumlu şeylere kanalize edin. Bazı insanlar vardır, hep konuşurken daha yaşasam 1-2 sene daha yaşarım diye konuşup sık sık bunu tekrar ederler ve kendilerine adeta bir ölüm zamanı belirlerler. Ben bu laftan çok korkarım, eğer bunu inanarak söylerlerse beyinlerini öyle bir şartlarlar ki , öyle bir kurgularlar ki gerçekten dedikleri zamanda ölürler. Bu yüzden kaç yaşında olursanız olun hep bir hedefiniz ve hayalleriniz olsun ki uzun yaşayabilesiniz. İnsan hayal ettiği müddetçe yaşarmış. Ne doğru bir laf değil mi?
Dün bitti. Dünün tekrarı yok aynı rüyalar gibi.
Yarın, hiç bilmiyoruz, iyi şeylerde olabilir kötü de .
Ama şu anımı biliyorum,ayağım kırık bu yazıyı yazıyorum ama eşim yanımda çocuklarım sağ ve ben bu yüzden dünyanın en mutlu insanıyım ve yarınımı da bilmediğim için bu anımı en iyi, en keyifli ve en pozitif şekilde değerlendiririm.
Bilmediğim bir geleceği düşünerek de bu anımı zehir edemem.
Siz de böyle yapın ve hayatınızı birbirine karıştırmamak kaydıyla 3'e bölün.
Dün, bugün, yarın diye… Biz ani stresleri çok severiz.
Çünki ani streste vücutta Adrenokortikotrop hormon (ACTH) artar ve hafıza, algılama, enerji süper olur.
Yani bu hormon strese karşı vücudun bir sigortasıdır. Ama siz bu stresi kısır döngüye çevirirseniz yani sürekli beyninizde kurarsanız, hep bunu düşünürseniz, gelen olumlu şeylerin hepsi geri gider.
Yani unutkanlıklar, enerji kayıpları, isteksizlikler, migren, mide-bağırsak şikayetleri, uykusuzluklar, beyin tümörler, tansiyon iniş-çıkışları, vücudun muhtelif yerlerinde uyuşmalar, mutsuzluk, hatta depresyon ,kalple ilgili şikayetler ve kansere zemin hazırlamış olursunuz. Bunları kendinize niye reva göreceksiniz ki ?
Akıllı, kontrollü ve olumlu olmak yeterli.
Eğer büyük bir strese girdiyseniz kendinize hobiler bulun, yani kafanızı dağıtın.
Başka işlere kanalize olun ki stres yaratan faktörün etkisi azalsın veya sevdiğiniz, sizi mutlu eden şeylerle uğraşın.
Bunları da yapamıyorsanız dua edin, duaların insanlarda yarattıkları mistik etki onların pozitiflenmesini sağlar.
Ben evde sokakta bile hep iyilik diler ve hayır için dua ederim.
Prof. Yıldız Batırbaygil

Salı, Aralık 15, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

KAÇIŞ NEREYE KADAR?


Kendisinden kaçanlar için önce sizlerle bir video paylaşacağım. Sessizce ve dikkatlice, sabırla izleyin. Ardından Dr. Ümiz Yazman'ın kendisinden kaçanlarla ilgili bir yazısını paylaşacağım.
Kendisinden kaçan insanlar.
Belki de hayattan kaçış ama nereye kadar.
Bu video bir çok şeyi özetliyor aslında, tam bir terapi.
Kendinden kaçanlara, sonundan kaçanlara.
Ve hayatla barışık olmayanlara…

Hoşlanmadığımız durumlar karşısında en sık başvurduğumuz çözüm yöntemlerinden birisi kaçıştır. Bu kaçış bazen bilerek ve planlayarak yapılır. Örneğin; hiç hoşlanmadığı bir iş arkadaşının yemek davetine, bahane uydurup gitmemek gibi. Bazen ise biz bilinçli olarak, farkında olmasak da, ruhumuz istemediği durumla karşılaşmamak için kendi kaçışını gizlice planlar. Örneğin, aradığı zaman kavga edeceğini bildiği sevgilisini telefonla aramayı unutmak gibi. Ruh her iki durumda da karşılaşmak istemediği duruma karşı kendi savunmasını oluşturmuş, kendince dış tehdide çözüm üretmiştir. Peki, ama ya aslında karşılaşmak ve yüzleşmek istemediğimiz kendimiz isek? Her insanın bir “gerçek öz”ü olduğunu biliyor ve kabul ediyoruz, ama bunun yanında her insanın bir de kendisi için yarattığı “ideal imaj”ı vardır. Eğer o kişinin kendisine biçtiği imaj, aslında varolan gerçekten uzakta ise, içinde çatışmalara sebep olur. Kendisini dış dünyaya sunma şekline kendini o denli kaptırmıştır ki, gerçekte yaşadığının bunun tam tersi olduğu gerçeği, görmemesi gereken bir bölümdür. Böyle durumlarda kişi, adeta kendi yaşadığı olayları veya yaptıklarını, kendi dışında oluyor gibi algılamaya başlar. Savunması budur. Kendi gerçeği ile yüzleşmekte güçlük çektikçe, kendisinden kaçmaya başlar. Olabilecek en zor kaçışlardan birisidir, kendimizden kaçmaya çalışmak. Kendisiyle yüzleşmenin ağır yükünden kurtulmanın yolu güçlüklerinin sorumluluğunu dış etkenlere yıkmaktır. Yani her şey dışsallaştırılır. Kendisinden kaçan insanlar, kendi eğilimlerinin başkasında olduğundan kuşkulanan insanlardır. O kadar ilginçtir ki, kendilerindeki zayıflık, onların başkalarında en fazla eleştirdikleri ve lanetledikleri konular olurlar. Bizler, başkalarının küçümsemelerine karşı türlü çeşit savunmalar oluşturabiliriz. Savunulması en zor yer kendi kendimizi küçümsememizdir. Çünkü kendimizi küçümsememize kaçacak yer yoktur. Dış dünyaya karşı bir cengaver ve hakların savunucusu rolünde iken, kendi zaafları ile yüzleşme konusunda korkak olan insanların zaman içinde kendilerine yönelik öfkesi birikmeye başlar. Kendisine yönelik öfkeden kurtulmak isteyen insanlar için en sık başvurulan savunma mekanizması gene aynıdır: Dışsallaştırma. Yani kendi içindeki kendisine yönelik öfkeyi, kendisinden kaçarak, kendi dışındaki insanlara yönlendirir. Kendisinin haksızlığını bildiği için zihnin en derinine ittiği ve kendisine öfkelendiği konuyu, birileri kendisiyle yüzleştirdiği an, öfke nöbetleri yaşayabilir. Bazen ise kendine öfkelendiği konu, başkaları bunu yapıyor (kendi değil) ve o da bunlara öfkeleniyor, gibi ortaya koyduğu bir durum haline gelebilir. Kendisinden kaçma çabası içinde olan insanın, öfkesini dışsallaştırmasının bir diğer yöntemi ise bedenselleştirmesidir. Bilinç dışında kendisine yönelttiği öfkeden kurtulma yolu olarak, bedeninde bazı şikayetler yaşamaya başlar. Geçmek bilmeyen baş ağrıları, sıkıntılı mide ve bağırsak problemleri, cilt rahatsızlıkları en çabuk kendini gösteren savunmalardır. Buradaki en enteresan nokta, psikolojik terapi süreci içinde eğer o kişi öfkesini görür, bilinç düzeyine getirirse, yani yüzleşirse, tüm bedensel rahatsızlıkları bir anda yok olur.
Dr. Ümit YAZMAN

Cuma, Ekim 02, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

ÇALIŞMAK-PAYLAŞMAK-GÜVEN

ÜÇ HİKÂYE - ÜÇ DERS - BİR SÖZ
1.Hikâye
Kavak Ağacı ile Kabak

Ulu bir kavak ağacının yanında bir kabak filizi boy göstermiş. Bahar ilerledikçe bitki kavak ağacına sarılarak yükselmeye başlamış. Yağmurların ve güneşin etkisiyle müthiş bir hızla büyümüş ve neredeyse kavak ağacı ile aynı boya gelmiş. Bir gün dayanamayıp sormuş kavağa:
-Sen kaç ayda bu hale geldin ağaç?
-On yılda, demiş kavak.
-On yılda mı? Diye gülmüş ve çiçeklerini sallamış kabak.
-Ben neredeyse iki ayda seninle aynı boya geldim bak!
-Doğru, demiş kavak.
Günler günleri kovalamış ve sonbaharın ilk rüzgârları başladığında kabak üşümeye sonra yapraklarını düşürmeye, soğuklar arttıkça da aşağıya doğru inmeye başlamış. Sormuş endişeyle kavağa:
-Neler oluyor bana ağaç?
-Ölüyorsun, demiş kavak.
-Niçin?
-Benim on yılda geldiğim yere, iki ayda gelmeye çalıştığın için.
1.Ders: Çalışmadan emek harcamadan gelinen nokta başarı sayılmaz. Kolay kazanılan, kolay kaybedilir. Her işte alın teri ve emek şarttır.

2. Hikâye
En iyi Buğday

Her yıl yapılan 'en iyi buğday' yarışmasını yine aynı çiftçi kazanmıştı. Çiftçiye bu işin sırrı soruldu. Çiftçi:
-Benim sırrımın cevabı, kendi buğday tohumlarımı komşularımla paylaşmakta yatıyor, dedi.
-Elinizdeki kaliteli tohumları rakiplerinizle mi paylaşıyorsunuz? Ama neden böyle bir şeye ihtiyaç duyuyorsunuz? diye sorulduğunda,
-Neden olmasın, dedi çiftçi.
-Bilmediğiniz bir şey var; rüzgâr olgunlaşmakta olan buğdaydan poleni alır ve tarladan tarlaya taşır. Bu nedenle, komşularımın kötü buğday yetiştirmesi demek, benim ürünümün kalitesinin de düşük olması demektir. Eğer en iyi buğdayı yetiştirmek istiyorsam, komşularımın da iyi buğdaylar yetiştirmesine yardımcı olmam gerekiyor.
2. Ders: Sevgi ve paylaşmak en yakınınızdan başlar. Sonra yayılarak devam eder. Kin, cimrilik, nefret kimsenin hoşlanacağı davranışlar değildir.

3. Hikâye
Geleceğini biliyordum…

Savaşın en kanlı günlerinden biriydi. Asker, en iyi arkadaşının az ilerde kanlar içinde yere düştüğünü gördü. İnsanın başını bir saniye bile siperin üzerinde tutamayacağı ateş yağmuru altındaydılar. Tam siperden dışarı doğru bir hamle yapacağı sırada, başka bir arkadaşı onu omzundan tutarak tekrar içeri çekti,
-Delirdin mi sen? Gitmeye değer mi? Baksana delik deşik olmuş. Büyük bir ihtimalle ölmüştür. Artık onun için yapabileceğin bir şey yok. Boşuna kendi hayatını tehlikeye atma.
Fakat asker onu dinlemedi ve kendisini siperden dışarıya attı. İnanılması güç bir mucize gerçekleşti, asker o korkunç ateş yağmuru altında arkadaşına ulaştı. Onu sırtına aldı ve koşa koşa geri döndü. Birlikte siperin içine yuvarlandılar. Fakat cesur asker yaralı arkadaşını kurtaramamıştı. Siperdeki diğer arkadaşı;
-Sana değmez demiştim. Hayatını boşu boşuna tehlikeye attın.
-Değdi, dedi, gözleri dolarak, -değdi…
-Nasıl değdi? Bu adam ölmüş görmüyor musun?
-Yine de değdi. Çünkü yanına ulaştığımda henüz sağdı. Onun son sözlerini duymak, dünyalara bedeldi benim içim.
Ve hıçkırarak arkadaşının son sözlerini tekrarladı:
-Geleceğini biliyordum… Geleceğini biliyordum…
3. Ders: Güven vermek önemlidir. Güven duymak önemlidir. Duyulan güveni boşa çıkarmamak daha da önemlidir.

ATASÖZÜ
'Her sabah Afrika'da bir ceylan uyanır. En hızlı aslandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa öldürülecektir.
Her sabah Afrika'da bir aslan uyanır. En hızlı ceylandan daha hızlı koşması gerektiğini bilir, yoksa aç kalacaktır.
Aslan veya ceylan olmanız fark etmez. Güneş doğduğunda koşmaya başlasanız iyi olur.'
Afrika Atasözü
Çok çalışmak, emek harcamak, güven vermek, sevmek ve paylaşmak hayatın anlamlı olmasını sağlar. Her sabah uyandığımızda bir de böyle bakalım dünyaya. Unutmayın hayat uzun bir öyküye benzer. Ancak öykünün uzun olması değil, iyi olması önemlidir.

Perşembe, Ağustos 27, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

POZİTİF DÜŞÜNME SANATI

POZİTİF DÜŞÜNMEK LAZIM
İnsan ancak belirli şartları oluşturarak ve önce kendisini tanıyarak pozitif düşünmeyi ve bunu alışkanlık haline getirmeyi başarabilir
Sadece söyleyerek pozitif düşünemezsiniz. Bunu yapmak için kendinize zaman ayırmalı, çatışmalardan uzak durmalı, korkularınızla yüzleşmelisiniz.
Her geçen gün hayatından memnun olmayan insan sayısı artıyor. Sorunlarıyla uğraşmaktan fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak yorgun düşmüş bir çok insan, hiçbir şeyin düzelmediğinden ve her gün işlerin biraz daha kötüye gittiğinden yakınıyor.
Oysa sorunlarla başa çıkabilmek için yapılması gereken ilk şey; pozitif düşünmek. Ancak pozitif düşünebilmek öyle kendiliğinden olabilecek bir şey değil. Günümüz dünyasının koşullarında binlerce farklı uyaran tarafından etrafımız sarılmışken pozitif düşünebilmek için doğru şekilde hareket etmek gerek.
Öncelikle pozitif düşünebilmek için uygunabilecek tek bir formül olmadığını belirtmekte yarar var. İnsan ancak belirli şartların oluşması sonucunda pozitif düşünebilmeyi başarabilir. Diğer bir deyişle, bazı şartlar gerçekleşmeden pozitif düşünmek için gerekli şartların oluşması mümkün değildir.
Pozitif düşünebilmek için kişinin öncelikle içinde bulunduğu koşulları analiz etmesi, genel psikolojik ve fiziksel durumunu kontrol altına alması gerekir. İnsanların sadece kendi kendilerine telkin yoluyla pozitif düşünebilme noktasına ulaşması, diğer bir deyişle insanın sadece kendi kendisine "pozitif düşün" mesajı vererek pozitif düşüncelere yönelmesi çok zordur.
Bu nedenle kişisel yaşamımızda devamlılık gösterecek bir kaç sağlam hamle ile hayata daha pozitif yaklaşmayı daha kolay bir biçimde başarabiliriz.

KENDİNİZE ZAMAN AYIRIN
Hayatımızın çoğunu kuru kalabalık içerisinde oradan oraya sürüklenerek geçiririz. Kişisel süreçlerimizi daha sağlıklı yaşayabilmek için arada sırada hayatın içinde mola vermek ve kendimizle baş başa kalmak; zihinsel, duygusal ve fiziksel açıdan kendimizi daha iyi hissetmemiz için oldukça yararlıdır.
Kendinize zaman ayırarak, kişisel süreçlerinizi daha yakından tanıyıp, pozitif düşünmek için ihtiyacınız olan adımları daha iyi planlayabilirsiniz. Kişinin kendisine zaman ayırması, kendisini yüceltmesi demektir. Pozitif düşünebilmek için kendinizi yüceltmekten kaçınmayın.

ÇATIŞMADAN KAÇIN
Çatışma, hayatımızın bir parçası olarak her an her şekilde karşımıza çıkabilir ve doğası gereği olumsuz özellikler gösterdiği için de pozitif düşüncenin tam anlamıyla düşmanıdır. Çatışmanın kaçınılmaz olması, ondan uzak durulamayacağı anlamına gelmez.
Negatif enerjinin varlığını hissettiğiniz an, negatif enerji kaynağından uzak durmak, çatışmanın ortaya çıkıp olumsuz sonuçlar doğurmasını engellemek için etkili bir yöntemdir. Sebep ne olursa olsun, çatışmaya girmeden önce, kaybedeceğiniz enerjiyi hesaba katarak olumsuz düşüncelerden uzak durmanız gerektiğini asla aklınızdan çıkarmayın.

NEDEN SORUSUNA CEVAP VERİN

Her ne şekilde hareket ederseniz edin, ne yaparsanız yapın ya da ne düşünürseniz düşünün, her zaman "neden" sorusuna cevap verebilmelisiniz. Bu şekilde kendi hayatınız üzerinde kontrol sahibi olma gücünüzü daha çok arttırmış olursunuz. İnsan, çoğu zaman davranışlarının sonuçları ortaya çıktıktan sonra gerekli analizleri yapar.
Oysa daha önce "neden" sorusuna verilecek cevaplar, pozitif düşünebilmek ve hayata daha pozitif yaklaşabilmek için gerekli ön zemini hazırlayacaktır. Hayatta her şeyin bir nedeni vardır ve bu nedenlerin farkında olmak, bizi olumlu düşünebilmek için hayat karşısında daha güçlü kılar.

KORKULARINIZLA YÜZLEŞİN
Olumsuz düşüncelerin arkasında genellikle içimizde fark edilmeden ortaya çıkan ve gelişip büyüyerek hayatımızı kontrol altına alan korkularımız vardır. Pozitif düşünebilmek için önemli bir adım bu korkular ile yüzleşmektir. Korkmak tutsak olmakla aynı şeydir. Korkularımız kendilerini göstermezler. Sadece gerekli olduğunda ortaya çıkarlar.
Onların farkına vardığımız an onlarla başa çıkmak için mücadele etmeye başlamamız gerekir. Aksi takdirde korkular olumsuz düşünceleri yaratır ve güçlendirir. Pozitif düşünebilmek için korkularımızla yüzleşip onları tanımamız, onlarla başa çıkmak için harekete geçmemiz gerekir.

BAŞKALARINI ÖNEMSEMEYİN
Hayatımızın hemen her alanında başkalarıyla birlikte olmak zorunda kalırız. Bu nedenle içinde bulunduğumuz grupların diğer üyelerinin üzerimizde etkili olması farkında olmadan kapılabileceğimiz bir durumdur.
Diğer insanların bizim ne düşündüğümüz ve ne yaptığımızla yakında ilgilendikleri fikri, olumsuz düşüncelerin çok çabuk ortaya çıkmasına yol açabilir. Kendimize olan güvenimizi arttırmak ve etrafımızdaki insanların üzerimizde yarattığı baskıdan kurtulmak için atılan her adım, pozitif düşünmek için bize yardımcı olacaktır.

SAĞLIK VE SPOR
Sağlıklı beslenmek ve spor yapmak insanın fiziksel açıdan kendisiyle ilgilenmesi ve zihinsel süreçlerini kendi kontrolü altında daha olumlu bir seviyeye ulaştırması için önemlidir.
Kendinizi fiziksel olarak rahat ve iyi hissederseniz, düşüncelerinizin de pozitif olması ve daha olumlu bir bakış açısına sahip olmanız kolaylaşır. Daha pozitif düşünceler için sağlıklı beslenmeniz ve spor yapmanız gerektiğini unutmayın.

GEÇMİŞ GEÇMİŞTE KALSIN
Kötü anılar, olumsuz duyguların ortaya çıkmasına yardımcı olma özelliğine sahiptir. Geçmişte yaşadığımız kötü şeyleri hatırladıkça, hissettiğimiz olumsuz duyguları da hatırlar ve zihinsel olarak o günlere geri döneriz.
Önemli olan böyle bir durumda kötü şeyleri unutmak değil, onların hafızalarımızda edindiği mevcut önemi azaltmaktır. Geçmişin önemini azaltarak onun düşüncelerimizi olumsuza çevirmesine engel olabiliriz. Geçmişi geçmişte bırakıp, geleceğe bakmak dönmek iyi bir başlangıçtır.

HAYATA KARŞI ESNEK OLUN
Esneklik, hayat karşısında daha rahat hareket etmemizi sağlar; sert ve kesin tavırlar zorlanmamıza ve kırılıp yok olmamıza yol açar.
Esneklik, pozitif düşünebilmek için çok önemli bir ön koşuldur; çünkü farklı alanlara hareket edebilme yeteneğimizin olması alternatif açılardan bakabilmemizi ve farklı şekillerde düşünüp daha kolay bir şekilde pozitif düşüncelere odaklanabilmemizi sağlar.

Salı, Ağustos 18, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

MESLEK SEÇİMİ ÖNEMLİ Mİ?


Geleceğin gözde meslekleri
ÖSS adayları "yanlış bir dersane bir yıl, yanlış bir üniversite dört yıl, yanlış bir meslek kırk yılınıza mal olur" sözüne kulak asmak istiyorsanız bu yazının tamamını mutlaka okuyun...
Türkiye, nüfusu itibariyle oldukça genç bir ülke. 2023 yılında da her üç kişiden birinin 22 yaş altında olacağı hesaplanıyor. Bugün ilköğrenim çağında olan çocuklar Cumhuriyet’in 100. yılını kutlayacağımız 2023 yılında birer iş insanı olacaklar. Peki onları nasıl bir iş dünyası bekliyor?
Her şeyden önce çoğu iyi eğitimli, yetkin ve geliştirilebilir yetenekleri olan bu gençleri bugünden farklı bir iş yapış şeklinin beklediğini söylemek doğru olur. Yaratıcı bir iş hayatı modelinin öne çıkacağı bu dönemde, meslek farklılaşmasının azalacağından bahsediliyor. Çalışmanın mekandan bağımsızlaşmasının yanında, yatay iş örgütlenmesi ve iş hayatındaki kararların giderek otomatize olması söz konusu olacak.

Yıldızı parlayacak meslekler
Bugün olduğu gibi gelecekte de bazı meslek ve pozisyonların gözde olması bekleniyor.
Gelecekte ön plana çıkacak sektörler, gözde mesleklerin hangileri olacağının bir göstergesi. Geçmişte, gıda sektörü çok fazla teknoloji gerektiren bir sektör olmamasına rağmen, günümüzde tüketicilerin hijyen standartları yüksek ortamlarda üretilmiş sağlıklı ürünleri talep etmeleri bu sektörde ileri teknolojiyi gerekli kılıyor. Dolayısıyla gelecekte gıda ve beslenme mühendisliği, diyetisyenlik mesleğinin ön plana çıkacağını söylemek hiç de zor değil.
Değişim gösteren ve tüketici talepleri doğrultusunda şekillenen bir diğer sektör de perakendecilik. Bu alanda hizmet kalitesi ön plana çıkarken, firmaların başarısında hız ve müşteri memnuniyeti de giderek artan bir şekilde sektörde belirleyici rol oynuyor. Uzmanlar özellikle bu sektörde yöneticilere gelecekte ihtiyacın artacağını vurguluyor.
Sağlık da yıldızı parlayacak sektörler arasında sayılıyor. Estetik cerrahi, sağlık yönetimi, fizik tedavi uzmanlığı popülerliği artacak branşlar olarak gösteriliyor. Bilgi güvenliği, müşteri güvenliği, alt yapı ve kimlik güvenliği ile klasik anlamda güvenlik hızla gelişecek pozisyonlar arasında yer alıyor.
Uzmanlar gelecekte elektronik medyanın, evlere yönelik bilgiye erişme ile bilgiyi kullanma ürünlerinin yükselen ürünler olması bekleniyor. Bu nedenle de elektronik ve haberleşme mühendislerinin ulusal ve uluslararası boyutta birçok iş imkanı bulabileceği söyleniyor.
Avrupa Birliği’ne entegrasyon süreciyle birlikte, Türk iş mevzuatının birliğin yapısına uyumu konusunda ciddi çalışmalar başlayacak. My Danışmanlık şirketinin sahibi Müge Yalçın bu çalışmalar kapsamında çok sayıda yetişmiş insan gücüne ihtiyaç duyulacağını söylüyor. “Özellikle proje ve dil uzmanlığı, birliğin üye ülkeleriyle yazışmaların yürütülebilmesi ve insan kaynakları süreçlerinden üretime birçok konuda entegrasyonun gerçekleştirilebilmesinde önem kazanacak uzmanlıklar arasında yer alacak´´ diyen Yalçın şöyle konuşuyor:
Egon Zehnder İstanbul Yönetici Ortağı Murat Yeşildere gelecek yıllarda öne çıkacak dört pozisyon olduğunu söylüyor. Uzun dönem varlık yöneticisi, sivil toplum örgütü yöneticisi, hukuk uzmanı ve yönetim kurulu üyeliği olarak sıraladığı bu pozisyonları ve onlar için gerekli bilgi ve yetkinlikleri ise Yeşildere şöyle anlatıyor:
“Türkiye’de finans piyasalarında derinliğin artması, inişli çıkışlı hareketlerin azalması ve yatırımların vadesinin uzaması, bunlara uygun yönetim kaynakları ihtiyacını da arttıracak. Özel emeklilik sektörünün gelişmesi ile Türkiye’de uzun dönemli varlık yöneticisi ihtiyacı tam anlamıyla patlayacak. Önümüzdeki onbeş yılda sivil toplum örgütlerine artacak talebin de körüklemesi ile sivil toplum örgütlerinde her seviye ve fonksiyondan genel müdür, genel sekreter, fon yönetimi koordinatörü, gönüllü koordinatörü, stratejik planlama koordinatörü, gibi yönetim kaynağına ihtiyaç olacağı gözükmekte . Ülkemizde hukuk konusunda yetişmiş birçok değerli uzman ve yetkin yönetici bulunmakla birlikte, iş ortamlarında hukuk konusunu analitik platformlarda dile getirmiş ve kendisini bu konularda geliştirme becerisi kazanmış, yabancı dil bilen ve bunu mesleki alanda kullanmış, yöneticilik tecrübesi kazanmış hukuk uzman sayısının sınırlı olduğunu gözlemliyoruz.´´

IT de gelecek var
Son yıllarda bazı şirketler AB bölgesine hizmet veren Call Center’larını ve IT departmanlarını Türkiye’ye kaydırmaya başladılar. Gelecekte finans, otomotiv, elektronik, ilaç gibi tüm sektörlerdeki firmaların IT ve Ar-Ge departmanlarını Türkiye’ye taşımasını beklediklerini dile getiren Data Expert yönetim kurulu başkanı Hasan Altunkaya bunun nedenini şöyle ifade ediyor:
“Türkiye Avrupa’ya yakın, saat farkı yok. (Human-touch) Yönetimde insan iletişim mesafesinin yakınlığı söz konusu. Avrupa’ya göre maliyet avantajına sahip özellikle de ücretlerde. Genç ve dinamik bir nesil var. İş ortağı ve yan saniyi mevcut. Çalışanlardan daha fazla verim alınabiliyor.Bu yüzde şirketler Türkiye’yi tercih ediyorlar.´´ Türkiye’de gençlerin çoğunun bilişim ile ilgili lisans düzeyinde bölümleri tercih ettiğine de dikkati çeken Altunkaya ancak hala bazı alanlarda yetişmiş insan kaynakları açığı olduğunu dile getiriyor. Altunkaya sözlerine şöyle devam ediyor:
“Yazılım Mühendisi, Uzman Yazılım Mühendisi,Yazılım Mimarı, Yazılım Geliştirme Uzmanları’na özellikle JAVA/C ve deneyimi olanlara ihtiyaç var. Ayırca sofware tasarım ve hardware tasarım uzmanları da şimdi olduğu gibi gelecekte de aranan pozisyonlar arasında olacak. Bunun dışında IT güvenlik, IT teknik analist, IT businnes analist, Network mühendisleri, veri tabanı uzmanları, destek elemanları da bugün olduğu gibi gelecekte de aranan pozisyonlar olacak.´´

Uzmanlık daha çok kazanç getirecek
Gelecekte bilgi teknolojileri ve genetik gibi yeni nesil alanların ön plana çıkacağı tüm İK danışmanlarınca söyleniyor. Human Resources Management İstanbul Ofis Yöneticisi Alihan Irmakkesen bunun insan kaynakları, pazarlama, satış, üretim teknolojileri, halkla ilişkiler, finans türü nispeten “geleneksel´´ fonksiyonların öneminin azalacağı anlamına gelmediğini belirtiyor ve “Teknolojik dönüşüm, her sektörde ve her alanda, “çok daha nitelikli´´ profesyoneller gerektirecek´´ diyor.
Amrop International Türkiye Yönetici Ortağı Yeşim Toduk Akiş ise gelecekte matriks organizasyonlarda çalışma becerisi ve insan yönetiminin sanal yapıldığı proje yöneticiliği işlerinin çoğalacağını öngörüyor.
Peki bu yeni döneme nasıl hazırlanmak gerekiyor? İK yöneticileri başta olmak üzere, stratejik süreçlerde rol alan tüm yöneticilerin izleyecekleri yol haritasının birinci adımının, geleneksel zihin haritalarını dönüştürmek ve yeniden ayarlamak olduğunu söylüyor Alihan Irmakkesen. “Zihin haritaları değişmeden, yol haritasının bir anlamı yok´´ diyen Irmakkesen, yöneticilerin bugünden, “yarının kriterlerini´´ belirlemeleri gerektiğini vurguluyor.

HANGİ MESLEKLER NEDEN GÖZDE OLACAK?
Elektronik ve haberleşme mühendisliği:
Gelecekte elektronik medyanın, evlere yönelik bilgiye erişme ile bilgiyi kullanma ürünlerinin yükselen ürünler olması bekleniyor. Bu nedenle de üniversitelerin ilgili bölüm mezunlarının ulusal ve uluslararası boyutta birçok iş imkanı bulabileceği söyleniyor.
Uluslararası hukuk:
Türkiye’nin Avrupa Birliği sürecine girmesi ve yabancı sermaye girişinin daha da artması bu alanda yetişmiş hukukçulara olan ihtiyacı sürekli kılacak.
Uluslararası ilişkiler:
Farklı ülkelerle profesyonel platformlarda ilişkilerimizin artmasıyla birlikte bu alandan mezun kişilerin kamu ve özel sektörde iş bulma olanakları artacak.
Bilgisayar bilimleri mühendisliği:
Bilgisayar teknolojisi geliştikçe bilgisayar mühendislerine olan ihtiyaç da sürecek.
Veri madenciliği ve analistliği:
Bankalar, telekom operatörleri, perakendeciler ve ISP’ler gibi yoğun olarak verilerle çalışan firmalar, bu verilerini çıkarıp analiz eden veri madencilerine ve analistlerine ihtiyaç duyuyor ve duymaya da devam edecek.
Kod Kırıcılar:
Bugün birçok şirket bünyesinde çalıştırılan kod kırıcılar, bilgisayarların iş ve özel hayatımıza daha çok girmesiyle beraber önemlerini artıracaklar.
Bilgi Mühendisliği:
Bilgilerin sistemde bildirimlerinin interaktif şekilde kullanılmasını ve kodlama işlemlerini gerçekleştiren bu kişiler gelecekte de ön planda olacak.
Güvenlik hizmetleri (Bilgi güvenliği dahil güvenliğin her dalı):
Özellikle bankalarda, perakende sektöründe ve devlet kademelerinde büyük miktarda iş yapan firmalar güvenliği onlar için kritik olduğundan Elektronik Güvenlik Yöneticisi pozisyonuna önem veriyorlar. Bunun haricinde yeni kurulan siteler ve alışveriş merkezlerinde de güvenlik önemli bir pozisyon haline gelecek.
Genetik bilimleri mühendisliği:
Tıpta kalıtsal hastalıkların tanısının konması ve tedavisi ile ilgili çalışmalar artarak devam ederken istenilen niteliklere sahip bitki ve hayvanların yetiştirilmesi konusunun da üzerinde duruluyor. Bu da genetik mühendislerine ihtiyacı sürekli kılıyor.
Endüstri mühendisliği:
Bütünleşik üretim ve hizmet sistemlerinin tasarımını yapan, planlayan, bu sistemleri yöneten ve çevrimini sağlayan, girdilerin en efektif şekilde kullanılması ve süreçlerin performansının yükseltilmesi ve kalitenin artırılması konusunda çalışan bu kişilere bugün olduğu gibi gelecekte de ihtiyaç olacak.
Biyoteknoloji uzmanlığı:
Gelecekte üçüncü nesil ürünlerin üretilmesi söz konusu olacak. İşte bu nokta biyoteknoloji uzmanlarına ihtiyacın artacağı söyleniyor.
Psikoloji:
Türkiye’de hızla gelişen bir disiplin olan psikoloji bölümünden mezun olanlar, ilgi alanlarına göre insan kaynakları uzmanlığı, kamuoyu ve Pazar araştırma şirketleri ve diğer kurumlarda araştırmacı olarak çalışabilecekleri gibi yuva psikoloğu gibi görevler de üstlenebiliyorlar. Dolayısıyla bugün olduğu gibi gelecekte de bu meslek popülerliğini sürdürecek gibi görünüyor.
Koruyucu hekimlik:
Sağlık konusunda insanların bilinçlenmesiyle hastalıkların bulaşma yollarının engellenmesi, aşılama ve sağlık eğitimine olan ilgi arttı. Bunun sonucunda günümüzde olduğu gibi gelecekte de koruyucu hekimliğin öneminin artacağı düşünülüyor.
Sağlık yönetimi:
Sağlık kuruluşlarındaki modernleşme ve dünya standartlarına uyum gösterme çabaları sağlık yönetimini günümüzde yönetim biliminin çok spesifik bir alt dalı haline getirdi. Özel sağlık sektöründe artan yatırımlar da sağlık yöneticilerine olan ihtiyacın artmasına neden oluyor.
Estetik cerrahi:
İnsanların güzellik konusunda gösterdiği hassasiyet sürdükçe bu alanda iş hacmi hep söz konusu olacak.
Evde bakım hizmetleri:
Evde bakım hizmetleri sektörü geliştikçe bu alanda çalışacak uzmanlara olan ihtiyaç da artacak.
Fizik tedavi uzmanlığı:
Ortalama yaşam beklentisi artarken, yaşam kalitesi de ön plana çıkıyor. Yaşamı daha kaliteli hale getiren branşlardan biri olan fizik tedavi de bu doğrultuda gelecekte de önemli olacak.
Diyetisyenlik:
Beslenme konusunda bilinçlenmeyle beraber diyetisyenlik Türkiye’de gelişen bir meslek olarak karşımıza çıkıyor.
Danışmanlık:
Son yıllarda yaygınlaşan hem bireysel hem de kurumsal danışmanlık alanı gelecekte de iş hacmi yüksek meslekler arasında yer alacak.
Perakende sektöründe yöneticilik:
Bu alanda hizmet kalitesi ön plana çıkarken, firmaların başarısında hız ve müşteri memnuniyeti de belirleyici rol oynuyor. Uzmanlar yeni markaların oluşması ve alışveriş merkezi yatırımlarıyla birlikte sektörde kendini geliştirmiş yöneticilere gelecekte de ihtiyacın artacağını vurguluyor.
Gıda ve beslenme mühendisliği:
Günümüzde tüketicilerin hijyen standartları yüksek ortamlarda üretilmiş sağlıklı ürünleri talep etmeleri gıda firmalarının gıda mühendis ihtiyacını sürekli kılacak.
Finans uzmanı ve yöneticisi:
Yabancı yatırımcıların da bu sektöre girmesiyle beraber özellikle bireysel hizmetler alanında uzman ve yönetici pozisyonunda kişilere ihtiyaç olacak.
Gayri menkul hizmetleri ve yönetimi:
Son yıllarda artan gayrimenkul yatırımları gelecekte bu alanda hizmet verecek yönetici ve uzman ihtiyacını da artıracak.
Fatoş Bozkuş / Ekonomist Dergisi

Perşembe, Ağustos 06, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

KARAR VERMEK

Karar vermekle ilgili bir danışanım duygu ve düşüncelerini yazmış. Bunları paylaşmak istiyorum sizinle. Ancak bu paylaşımdan önce konu ile ilgili aşağıda kaynağını vereceğim bir çalışmadan bazı başlıklar aktarmak istiyorum.
Her birimiz sürekli kararlar almak ve uygulamak zorundayız. Bu büyümenin bir göstergesi. Tersi durumda karar almaz, aksine hep onay bekleriz. Böylelikle de risk alamayan, büyümeyen yapılar olarak hep bilmediğimiz bir öfkeyle yaşar dururuz. Karar almanın çeşitli mekanizmaları var. Akıl danışmak da bunlardan biri; fakat akıl danışmakla onaylanma isteği farklı. akıl danışsak da sonuçta kararı yine biz veririz. Onaylanmada ise sorumluluk almaktan kaçınma isteği vardır. Sonuçta karar alabilme ve uygulayabilme bir olgunluk ve büyümüşlük belirtecidir.
"Karar vermek önemli bir yaşamsal beceridir.
Verdiğimiz kararların sonucuna katlanmamız bu kararlara sahip çıktığımızın açık bir göstergesidir.
İnsanların karşısına hiç umulmadık anlarda çıkan fırsatlar eğer amaçlarına uygunsa kişi bunları değerlendirmeye alacak, kararlarını olumsuz yönde kullanmayacaklardır. Teklif kabul edilecek asla reddedilmeyecektir. Bu durum kararlar içerisinde uzun düşünme gerektirmeyen, kafa patlatmanın gereksiz olduğu kararlardır.
Hayatımızda karşılaştığımız bütün problemlerin çözümleri kolay ve belirgin değildir. Bazen zor ve karmaşık problemlerimiz de olacaktır. Bu problemlerimiz sadece bizi etkilemekle kalmayıp aile, arkadaş, meslektaşlarımızı da etkileyecektir. Böyle durumlarda karar verebilmek için mantıklı bir yol seçmemiz gerekmektedir. Mantıklı karar verebilme yeteneğimiz önemli bir yaşamsal becerinin göstergesidir.
Karar verme konusunda amaçlarımız rehber olmalı.
Karar vermemiz gereken bir durumda amaçlarımızı gözden geçirmeliyiz. Amaçlarımız doğrultusunda vereceğimiz karar hem bizi yanlıştan uzaklaştırır hem de doğru yani bizim için faydalı olan kararı vermemizi sağlar. Bazen de almamız gereken kararlar amaçlarımızdan birine uygun iken diğer amacımızla çakışabilir. Bu durumda da bize en iyi faydayı sağlayacak amacımız doğrultusunda karar vermeliyiz.
Amaçlarımız;
• Karar verirken neleri araştıracağımıza
• Seçimlerimizi başkalarına açıklamamıza
• Bir karar almanın ne kadar önemli bir husus olduğunu belirtir
Bu durumda yaşam alanında amaçlarımızın ve hedeflerimizin olması gereği ortaya çıkıyor. Yaşamımızı anlamlı kılacak değerlerdir bunlar.
Karar alırken yapılabilecek hataları engellemenin yollarından da kısaca söz edelim:
Bir karar verirken düşünülen ve en çok hata yapmamıza sebep olunan faktörleri ortadan kaldırmanın sekiz anahtarı vardır;
• Yanlış problem üzerinde çalışmak
• Ana hedeflerimizi belirlemekte başarısız olmak
• İyi ve yaratıcı alternatifler dizisi geliştirmekte başarısız olmak
• Değiş-tokuşlar üzerinde yeterince durmamak
• Belirsizliği yeterince göz önüne almamak
• Risk toleransınızı hesaplama başarısız olmak
• Kararlarınızın zaman içerisinde birbiriyle bağlantılı olması halinde önceden plan yapmakta başarısız olmak
Bütün bunların dışında tüm dikkatimize rağmen hata yaptığımız bir kategori daha var. Bunlara ‘ psikolojik tuzaklar’ denir. Psikolojik tuzakların çıkış nedeni beynimizin bize oyun oynamasıdır.
Yarım yüzyıldır psikologlar karar verme üzerinde çalışan araştırmacılar beynimizin nasıl çalıştığını inceliyorlar. Laboratuar ve gerçek dünyada yapılan bu araştırma , pek çok kararda gizli olan karmaşıkla başa çıkmak için bilinç altı rutinler geliştirildiğini gösterdi.
(HAMMOND, J.; KEENEY, R.; RAİFFA, H., 1998, “Karar Verme Sanatı”, Beyaz Yayınları, 1-10 s.)"
Kararlar alabilmek de hep başından beri söz ettiğimiz ruhsal olgunluğun bir sonucu. iyi ve doğru kararlar alabilmek de ruhsal olgunlaşmayı gerektiriyor. Bununla ilgili belki çok daha çok yazılıp söylenebilecekler var. Bu aşamada karar vermekle ilgili içinde hem duygu hem de bilgiyi birlikte barındıran danışanımın mesajına geçmek istiyorum şimdi:
"Bu gece yazayım dedim size.

Ayrı ayrı anlatmak zor oluyor da! Hepiniz biryerlere dağıldınız :)) . Akıl danışıyorum doğru- onay almak istiyorum doğru. Ah bu ben ve kendilik kavgam :))) Amma velakin yok muydu öğrendiklerimizden haberimiz. Şükür var sanırım.

Gece eve dönerken Faik Hoca'nın paylaştığı Yolname yazısını düşündüm sürekli. Korkuyorum. Çünkü yaşamımın hiçbir döneminde şimdiki gibi huzurlu olmadım ben. Ne devlet garantisi dedikleri şeyden ayrılmak ne de daha çok çalışmak . En büyük korkum bu huzurun benden akıp gitmesi.
Sonra kılavuzu düşündüm. Tek bir şeye sığın O'na. Korkaklıktan ve tembellikten sana sığınırım demiş ya peygamber. Niyetini belirle ve düş yola. Menzilin zaten belli ...Huzurun ne orada ne burada olmakla ilgisi yok. Burada olmanın sana verdiği rahatlık duygusunun yerine karşılığında o tarafın egosal kazançlarını koyma. Ama bir kapı açılıyorsa vardır elbet bir nedeni...
İş değişikliğim konusunda sohbet ettiğim bir arkadaş bana Hz. Ali'nin bir sözünü söyledi. Bi gün Hz. Ali'ye bi adam gelir. Bir olay olmuştur ya da olacaktır. Bu hayır mıdır şer midir diye sorar ? Hz Ali hiçbir şey şer değildir der. Olayın hayır mı şer mi ? Sınav mı fırsat mı olduğunu bilemeyiz. Doğru.
Bilmemiz gereken tek şey zaten menzilin şaşmaması. Fırsat dediğimiz şeyler sınavlarımız, sınav dediğimiz şeyler fırsatlarımız olacak belli ki.. Fırsat dediğimiz şeyin tanımını içimizde doğru yapacaksak eğer; aslında “karar vermek zorundayım” ların yok bir anlamı.
Kızkardeşimin eşi anlatmıştı bir kez. Belki anlatmışımdır size de . Pilotlar kabinin içinde kendilerini güvende hissederlemiş. Dışarısı; soğuk- belirsiz- güvenli değil - olarak algılanırmış zihnlerinde İşte bir çok acil durum anında pilotlar bu güvenli- sıcak ortamı bırakıp belirsizliğe fırlatamazlarmış kendilerini.Halbuki o koltuktan -bağlardan kurtulmak yolculuklarını değiştirecek belki. Onun için son dakikaya kadar uçağı kurtarmaya çalışırlarmış. Buna kabin sıcaklığı - rehaveti demişti.
Yaşam da biraz öyle değil mi gözüm?
kabin sıcaklığı dediğimiz şeyi alışkanlıklarımız, hobilerimi, fobilerimiz, egolarımızla biz yaratmadık mı? Bir gün kendimizi dışarı atma gerekliliği gördüğümüzde yeni uçağın koltuk bağlarına da fazlaca bağlanmadan (!) yapmalıyız bunu gibi geliyor şimdi.
Kimin yolda nasibi neyse onu yaşayacak. Yol emniyeti için gerekli olan şey sadece O'na duyduğumuz inanç ve güven.
Hep dedik ya Kerim olanla iş yapmak kolay diye...Yolllarınız da- yolayrımlarınız da hayırlar versin hepinize.
Bu gecelik budur yazacaklarım :)
Öğrettikleriniz ve öğreneceklerim için yürekler dolusu teşekkürler
Allah'a emanet olun !
Sevgiler"
Ben de teşekkür ediyorum.
Hepimiz sürekli birbirimizden öğreniyoruz.
Gelin yine O'na sığınalım. Doğru ve rızasını kazanabileceğimiz kararlar alabilmeyi de yine O'ndan isteyelim.
Dr. Faik ÖZDENGÜL

Çarşamba, Temmuz 22, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »