DR.FAİK ÖZDENGÜL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
DR.FAİK ÖZDENGÜL etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

ACELEN NE?


Konya önemli konuklar ağırlamaya hazırlanıyor. Nur Artıran, Ahmet Ümit, Gamze Cizreli, Yonca Ebuzziya. http://www.isyasamindahosgoru.net/ Nasipse ben de Pazar günü katılımcılarla bir araya geleceğim. Ardından önümüzdeki hafta da Şeb-i Aruz törenleri başlıyor. Sağ olursak yine her gün sema törenleri öncesi 19-20 arası Sultan Veled salonunda sizlerle birlikte olmayı planlıyoruz. Geçen yıllarda olduğu gibi ruh sağlığımızı güçlendirmeye yönelik, Mesnevi’den çıkarımlarla yol yöntem arayışı olan Aşkın terapi sunumlarıyla birlikte olacağız.
Konya ve İstanbul’daki gurup çalışmaları için de başvurularınızı almaya devam ediyoruz. www.rumiterapi.com veya fozdengul@gmail.com.
Kaynaklarımızı fark ediyoruz. Kendimize güvenimiz artıyor. Eskisi kadar birbirimizi yok etmeye çalışmak yerine daha normalleşiyoruz. Büyüyoruz. Her türlü. Olgunlaşma belirtileri bunlar. Kişisel veya guruplar olarak olgunlaşıyoruz. Henüz çok başındayız ancak emareleri görünüyor.
Umutlanmalıyız. Gülümsemeliyiz. Meraklanmalıyız. Çabamız artmalı. Daha çok insan ve gurup tanımalıyız. Ötekilere dair endişelerimiz, merak ve tanıma çabasına bırakmalı yerini.
Planlarımızın yerini asıl plana bıraktığını fark edebildiğimiz ve bunu sükunetle karşılayabildiğimiz zaman başlayacak dinginleşme. O zaman daha başka planları da fark edebilen ferasetli insanlar olmaya başlayacağız ve böyleleriyle tanışacağız. Daha çok yorulan öfkeliler yerine daha sükunetle yürüyen sakin insanlardan olacağız. Nefisler belki başını öne eğecek biraz ancak bir başka ışık için yer açacak. Bu onun da işine yarayacak. Daha yavaşlamış, hızını evrenin hızına yaklaştırmış insanlara ihtiyacımız var.
Acelesini durduran. Sabırlı.
Geriye doğru baktığımızda en çok işimize yarayan davranışın sabır olduğunu görüyoruz. O yüzden insan yaşlandıkça daha da yavaşlıyor. Başlangıçtan sona doğru fiziksel olarak yaşadıklarımız bize örnek aslında, nasıl olmamız gerektiği ile ilgili. Yaşlılara bakalım. Neyi önemserler? Ne yerler? Nasıl yürürler? Ne konuşurlar? Tepkileri. Uykuları. Düşünceleri. Duygulanımları. Zaten fiziksel olarak düştükleri için böyleler. Bizim fiziksel olarak düşmeden önce ulaşmamız gerekenler bunlar aslında.
Daha yavaş. Daha az konuşarak. Daha çok dinleyerek. Daha az endişelenerek. Daha gürültüsüz. Daha sessiz. Daha sabırlı insanlar arttığı zaman etrafımızda daha güçlü ve müreffeh bir ülke olacağız.
O zaman çocuklarımıza, öğrencilerimize, sorumluluğumuz altındaki insanlara sabrı ve sükuneti öğretme hedefimiz olsun. Lafla mı? Hayır. Davranışlarımızla.
Sebebi ne olursa olsun gürültücü insanları ikaz edelim ve sonrasında da kınayalım. Sebepleri ve bahaneleri mutlaka vardır. Bize ne.
Sebebi ne olursa olsun çok konuşanları, acelecileri, dinlemeyenleri ikaz edelim. Sonrasında da kınayalım. Sebepleri ve bahaneleri mutlaka vardır. Bize ne.
Sebebi ne olursa olsun öğrenmeyen, öğretmeyen veya bu ikisini sevmeyenleri ikaz edelim. Sebepleri ve bahaneleri bir kenara bırakarak yavaşlayalım biraz.
Zaten gideceğimiz mesafe belli.
Acelemiz ne?

Dr Faik Özdengül

Salı, Kasım 30, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

SUÇLULUKLAR

“Suçluluk duygusuyla baş edemiyorum.
Başkalarının yüzüme baktığı her an zihnimi okuduklarını düşünüyorum. Bunu hissediyorum. Utanıyorum. Yüzümü kapatıyorum. Elim yüzüme gidiyor. Kalbim çarpıyor. Dizlerim titriyor. Geriye dönüyorum hep. Suçlarımın oldukları yere. Çoğu zaman unutuyorum da aslında yerini ve zamanını ama yine de bir his var. Beni bırakmayan. Sen suçlusun diyen. Adım attırmayan. Göğsümü gere gere buradayım dedirtmeyen. Hep saklanmak gizlenmek zorundaymışım gibi. Kimseyle olduğum gibi oldurmayan bir şey. Maske takmak zorunda bırakan. Ezelden suçlu yapan bir şey bu. Hep utandıran.
Yüzüme bakıp suratıma tükürecek gibi insanlar. Böyle hissediyorum. Kendi aralarında konuşurken benden söz edip alay ediyorlar, iğreniyorlar. Yeniye ve güzele hakkım yokmuş gibi.
Kurban. Evet bir kurbanım ben. Başkaları mutlu olsun diye kanı akıtılan bir kurban. Ben de varım ben de istiyorum diyemeyen.
İki tane dünya var. Aralarında da buzlu bir cam. Yaklaşınca iki tarafı da görüyorsun. Ancak sadece birine aitsin gibi. Buzdan cam buzdan bir kalp gibi. Başkaları için atan. Diğerleri için çarpan. Kendine dokunup kendini ısıtamayan kanı pompalayan bir kalp. Başkalarına ihtiyaç duydukları zaman verilmek üzere saklanan kanla dolu bir kalp. Kendini beslemeyen. Sadece kendini ayakta tutacak kadar dolaşan damarlarda.
Buzdan cama yaklaşırsan eğer büyük bir uğultu başlar. Karşıya geçebileceğinden endişe eden bir ordu oluşturdun nerdeyse arkanda. Eğer gidersen diye endişe eden. Gidersen diye boyunlarını büken. Ya sen kurban ol ya da hepimizi edeceksin diyen. Suçlayan. Neleri eksik yaptığını bağıran sürekli. Hem suçlayan hem bırakmayan. Ve gücünü tüketen. Korkutan. Boğan. Sürekli yaralayan.
Bir gün diğer tarafa geçeceğini hayal ederek yaşarsın. Umut edersin. Oradan bir el uzansın da çeksin istersin. Mucize beklersin. Çabalarsın bazen. Ancak o kadar güçlüdür ki suçluluk duygusu onlar bıraksa o duygu bırakmaz. Kurbansın sen der. Şikayet edersin. Sonra da başını bildiğin ve öğrendin gibi eğer ve beklersin ki kanın aksın. Kanından beslensinler.
Baş edemiyorum bu suçluluk duygusuyla.”
Çok da uzun olmayan ama ileri hareket ettirmeyen zincirler gibi.
Evet tıpkı öyleler.
Sanki her yerinden bağlanmışsın gibi.
Gibi?
Gibi evet. Bu sanki sadece senin suçun değil de tüm insanlık için kurban olmak gibi. Kurban olması gereken kutsallar olması gibi. Bunu çok önceden öğrendik gibi.
Ağlamakla bile çözülmüyor. Öyle güçlüler ki.
İlk suçluyu biliyor musun?
İlk suçlu?
İlk suçlu.
Babamız. Atamız. Adem.
Biliyorum evet.
İlk suçlu bağışlanmıştır. Bunu da bilirsin aslında. İlk suçlu Adem, suçunu bilmiş, itiraf etmiş, bağışlanma dilemiş ve bağışlanmıştır. O bağışlansa da belki de onun suçunun bulaşıkları hepimizi aynı yolu bir kez daha yürüyüp geçelim diye, onun yolunu öğrenelim ve benimseyelim diye dokunup duruyor yüzlerimize. Yakamızı bırakmıyor bir türlü. Kim bilir?
Onu bağışlayan bizi neden bağışlamasın? Bizi de bağışlar elbet.
Hem Adem hem Bağışlayan bize bir şey öğretmiyor mu?
?
Suç, hata normal. İnsansı. Kaçınılması gereken ama tutulup kalınan. Bir yerlerden yakalayan. Israr edilmemesi lazım gelen ama durdurulamayan. İçimizdeki savaş bu. Dışımıza yansıyan.
Madem bu bir his. Mademki çoğu zaman nedeni de hatırlanmayan. Var olmuş ya da olmamış ne fark eder? Varsa da yoksa da bağışlanma gerektirir. Temizlendiğin hissiyle değişmeli.
Yolu da belli. İtiraf edip bağışlayana özür dilemek sonra. Ve afiyet dilemek ondan. Gözyaşıyla duaya durmak. Niyazdan geri kalmadan. Eksik olan neyse istemek. Çabaysa çaba. Cesaretse cesaret. Her ne gerekiyorsa. Sabırla. Bıkmadan. Vazgeçmeden. Umudu asla elden bırakmadan.
Tıpkı Hz Pir gibi:
Ey akılları ihsan eden sevgili, feryada yetiş. Sen bir şey dilemezsen hiç kimse dilemez.
İstek de sendendir, ihsan da. Biz kimiz ki? Evvel de sensin, son da. Hem sen söyle, hem sen dinle, hem sen ol. Biz bunca malımız mülkümüzle yine hiçbir şey değiliz. Ey sevgili, bize tekliflerde bulundun, lütfet de secdeye rağbetimizi arttır; bize cebir tembelliğini gönderip şevkimizi söndürme. Ey hikmetine hayran olduğum sevgili, mademki niyaz etmemizi emrettin, bu emrettiğin niyazlarımızı da sen kabul et.
Bağışlanma, temizlenme duygusuyla değiştir suçluluklarımızı. Ki gülsün yüzlerimiz.
Dr Faik Özdengül

Perşembe, Kasım 11, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

AŞK VERMEKTİR

İnsan doğduğu anda bir bebek olduğunu idrak etmez. Büyük güçlerle donatılmış bir Tanrı gibidir adeta. Ebeveynler de bunu besler. Aslan oğlum der, pamuk kızım der. Babasının ya da annesinin gücü onun olur ve her şeye gücü yeter. Bu gücü kendisinin zanneder. O elini kaldırınca tüm dünyada onunla birlikte kalkmaktadır. O gülünce güler herkes. Ağlayınca ağlar.
Ancak bu çok uzun sürmez. Yavaş yavaş büyümeye başladıkça bebeklik zamanlarına gösterilen tolerans azalır. Artık diğerlerinin gücü ondan uzaklaşır ve kendi gücünün sınırlı olduğunu fark ettikçe Tanrılığını da sorgulamaya başlar. Artık Tanrı değildir. Kırılmalar yaşar. Bu kırılmalar optimum düzeyde olursa kişiliği güçlenir ve gerçek olur. Ağır kırılırsa o dönemlerde ruhsal büyümesi durur ve kendi içinde sadece kendisinin bildiği başka bir kişiliği dayatır. Dışardan başkaları tarafından görülen kişiliği ile kendini zannettiği kişiliği farklılaşır. Kimsenin onu anlamadığını söyler durur. O kendini hala bir Tanrı kadar güçlü, bir hükümdar gibi kudretli zannedip diğer insanlardan buna dair davranışlar beklerken insanların ona sıradan biriymiş gibi davranmalarını hazmedemez ve sürekli kırılıp, incinip, küser. İnsanları nezaketsiz bulur. Anlayışsız bulur. Kaba bulur.
Olgunlaşması gerekmektedir.
Olgunlaşma basamakları kısaca dört bölümde incelenir psikolojide:
Haset Evresi
Kıskançlık Evresi
Açgözlülük Evresi
Şükran Evresi.
Bundan sonra etrafınızdaki insanları değerlendirirken bir de bu tanımlamalar ışığında bakın. İçinde bulunduğu evre onun olgunluk düzeyini gösterecektir. Yakın ilişkilerde mutlaka şükran evresine ulaşmış insanları tercih edin. Şimdi bu evreleri kısa kısa gözden geçirelim:
Haset, başkasındaki nimetlerin yok edilmesi davranışına götürür. Başkasında gördüğü iyi hiçbir şeye tahammül edemez ve onu ve sahip olan kişiye karşı yıkıcı niyetler besler. Hiçbir şey yapamasa arkasından konuşur. Onu kötüler. Onda iyi hiçbir şey göremez. Hz Mevlana hasedin yaşamdaki en zor geçit olduğunu söyler. Bir çok insan buradan geçemez ve gerisinde kalır. Sadece almak için yaşar. Almakla kalsa iyi başkalarındakiler de olmasın diye. Haset sahibi aslında çok zor durumdadır. Büyük acı çeker. Ve hissettikleri hem yüzünde ve davranışlarında görünür hem de bunu herkese yaşatır. İşte kardeşlerinin Yusuf Peygamber’e yaptıkları en bariz örneği. Kardeşlerin kardeşlere yaptığı zaten herkesçe malum. Kendi çocuklarınızda ve kardeşlerinizde bile rahatlıkla gözlemleyebilirsiniz. Öncelikle bu duygunun fark edilmesi ve düzeltilmesi gerektiğinin idrak edilmesi gerekir. İmam-ı Gazali bunun için haset edilen kimseye dua edilmesini önerir.
Kıskançlık, hasede göre daha ehven bir evredir. Diğerindeki olmasın ya da yok olmasın değil de ondakine imrenmek kendiside de olmasını istemek gibi düşünülebilir. Bu da geçilmesi gereken bir evredir.
Açgözlülük, ise her şeyi toplamak, kanaat edememektir. Hz Pir bunu kazın yaptığına benzetir. Seçmeden ne varsa toplayıp gömmek. Bitmek bilmeyen bir hırs ve tamah.
Ulaşılması gereken asıl olgunluk şükran evresidir. Bu evreye ulaşan verebilmek üzerine odaklanır. Elindeki her şeyden uygun ölçülerde diğerlerine de vermeyi önemser. Verebilme evresidir. Vermek almanın önündedir.
Anlaşılıyor ki olgunlaşmayla verebilmek birlikte zikredilmesi gereken iki kelime, iki özellik. Verebilen insanlar olgundur. O yüzden sevilmek isteyen, önemsenmek isteyen, toplumda bir yer edinmek isteyen insan vermeyi öğrenmek zorundadır. Canından, malından, bilgisinden ve her neye sahipse hepsinden başkasını faydalandırmak üzerine kurmalıdır hayatını. Verebilmeyi öğrenmelidir.
Vermek ancak olgun insan davranışıdır. Bu yüzden insanlara paylaşma, verme, empati eğitimleri verilmeli ve bu özellikler özendirilmelidir.
Ramazan ayı geliyor bu önemli bir fırsat. Sadaka, zekat ve benzeri ibadetlerle özellikle bu ayda insan kendini eğitmeli ve geliştirmelidir. Yoksa ilkel basamaklarda ömrünü zayi eder.
Sözü Hazreti Mevlana’ya bırakmak en doğrusu:
O para veriş cömert kişiye lâyıktır. Can vermekse esasen âşığın vergisidir.
Hak uğruna ekmek verirsen sana ekmek verirler; Hak uğruna can verirsen sana da can bahşederler.
Şu çınarın yaprakları dökülürse Tanrı, ona yapraksızlık azığı bağışlar.
Dağıtmaktan dolayı elinde mal kalmazsa Tanrı’nın inayeti, seni hiç ayaklar altında çiğnetir mi?
Bir adam ekin ekince ambarı boşalır ama bu işin iyiliği, tarlada belli olur.
Fakat tohumu ambara kor, biriktirirse zaman geçtikçe bitler, fareler, o tohumu yiyip bitirirler.
Bu cihan tamamıyla fânidir; aradığını sebatlı, kararlı âlemde ara! Sûretin sıfırdan ibarettir; dilediğini mâna âleminde dile!
Acı ve tuzlu canı kılıç önüne koy, feda et de tatlı bir deniz gibi olan canı al! (Mesnevi.1.2235-2242)
Dr Faik Özdengül

Çarşamba, Temmuz 14, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

ARTIK ONA MEYLET!

Koşmak istiyorum ama koşamıyorum. Ayaklarım sanki onda kalmış.
Oysa ben onunla koşmak istemiştim. O yüzden ona vermiştim ayaklarımı, ellerimi. Ve avucumdakini.
Kilitlenmiş durumdayım.
Daha anlat duygularını dedim.
Anlatamıyorum deyip kestirip attı.
Yüzündeki öfkeyi fark etmek zor değildi.
Kendime kızıyorum dedi.
Sonra öfkesini inkar etti. Ardından öfke hızlıca üzüntü oldu. Baş öne düştü.
Ne denirdi ki. Sustu zaten.
Sessizlik uzun sürdü.
…………..
O sırada uzaklarda yağmur çiseliyordu.
Bir kadın elleriyle yağmura dokunmak için penceresini açtı.
Küçük bir çocuk ağacından düşen yaprağı tutmaya çalışıyordu.
Daha uzaklarda ölmek üzere olan bir adam solgun gözlerle son kez yakınlarına bakmak için güçlükle gözlerini araladı.
Yükseklerde bir kayanın kenarında genç bir adam sigarasını yakmaya çalışıyordu esen rüzgara inat.
Çöpleri karıştırıyordu birisi.
Ötekini uyku tutmamış bir o yana bir bu yana dönüp duruyordu.
Ağlayarak dua ediyordu yaşlı kadın.
……………
Kaygılısın dedim. Belirsizlik korkutuyor. Düşüncelerine dur diyemiyorsun.
Kulaklar duymuyor. Göz görmüyor. İrade sanki kağıttan bir gemi. Sürükleniyor.
Kızıyor, öfkeleniyor, üzülüyor, kaygılanıyor sonra da inciniyorsun.
Anlayış bekliyorsun.
Anlaşılmamak daha da deli ediyor. Daha da üzüyor.
Sabır tutulması zor, yakıp kavuran bir ateş olmuş. Oysa en çok ona ihtiyacın olduğu halde.
Uyumak istiyorum dedi. Sadece uyumak.
…………
Bir rüzgar esti birden. Birkaç yağmur damlası ulaştı kadının eline.
Yaprağı çocuğun avucuna koydu.
Adamın gözleri açılamadan uzaklara kaydı.
Sigarasını yaktı genç adam. Çöpler karıştı. Yatakta dönüp duran uyuyakaldı.
Yaşlı kadın duasını bitirip başını kaldırınca yaşlı eşini gözyaşlarını silmek için beklerken buldu.
…………
Koltukta uyuyakalmışım sanki dedi. Uyudum mu ben?
Daha iyi hissediyorum…
Dokunmak istedim ancak sadece şefkatle gözlerine bakabildim. Çok şey söylemek istedim o anda. Fakat susmak en iyisiydi. İnşirah suresini hatırlattım tek:
1-Göğsünü açıp seni ferahlatmadık mı?
2-Ve yükünü sırtından kaldırmadık mı?
3-Ki o yük belini iki büklüm etmişti!
4-Ve senin şanını yüceltmedik mi?
5-Sözün özü: elbet her zorlukla beraber tarifsiz bir kolaylık vardır;
6-evet, her zorlukla beraber tarife sığmaz bir kolaylık vardır.
7-Şu halde, (zorluktan) kurtulduğunda (kolaylıktan) nasibini gözet!
8-Ve (yüzünü) yalnız rabbine dön; artık hep (O’na) meylet!

Dr Faik Özdengül

Salı, Haziran 29, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

DOĞAN GİBİ AVLAN

Bize okutulan tarih kitaplarında insanların avlanarak yaşama başladıkları anlatılır. Avcıdır insanoğlu. Hayvanlar da öyle. Avlanarak yaşarlar. Yaşam yenen ve yenilenlerden oluşur der Hz Mevlana. Yaşamak için avlanmak. Yenilmemek için yemek zorunda olan canlılar. Bedensel olarak böyleyken, insan ruhuyla da avlanır mı? Bu soru geldi aklıma.
Sabahları uyanamıyorum. Üstümde bir ağırlık. Güne başlamak işkence gibi.
Ya gece? Geceye de başlayamıyorum. Uyuyamıyorum.
Hayatta kalma endişesi var mı?
Hayır. Karnım doyuyor. Başımı sokacak da bir yerim var.
Güne başlarken bir amacın var mı? Geceden yarını planlıyor musun?
Hayır. Aynı şeyler. Aynısı olacak muhtemelen.
Neler oluyor bu günlerde?
Neler oluyor? Mesela Güney Afrika’da Dünya Kupası maçları var. Politik çekişmeler biraz daha hararetli. Trafik karmaşası. Hastalıklar. Ölüm ve kaza haberleri. Terör olayları. Kıskançlıklarım. Bunalımlarım aynı. Endişelerim. Sorumluluklarım. İş arkadaşlarım. Ailem. Hep aynı.
Avlanıyor musun?
Avlanmak?
İnsanlar eskiden avlanmak için çıkarlarmış her gün.
Duymuşluğum var. Eski masallardan. İzlediğim filmlerden. Birkaç kitap okumuşluğum da var.
Çocukken sabah kolay uyanır mıydın?
Evet. Kolay da uyurdum. Bedenim yorulurdu fakat zihnim rahattı. Neden rahattık çocukken?
Neden?
Annem babam vardı. Onlara emanettim. Gelecek endişem yoktu. Sorumluluklarım azdı. Dünya beni ilgilendirmezdi. Gazete okumazdım. Televizyon seyretmezdim. Duygularım ve aklım çatışmazdı. Çocuktum işte.
Çocukken avın neydi?
Oyun. Oynamak için çıkardım her gün. Gülümseme geldi içimden. Oynamak için çıkmak dışarı. Oyun bitti mi?
Oyun akşam biterdi çocukken öyle değil mi?
Evet. Ertesi gün yeniden başlardı.
Hep aynı oyunları oynamaz mıydınız?
Aynı oyunlar evet. Yenisini öğreninceye kadar.
Hep mutlumu biterdi oyunların? Kızgınlık, kıskançlık, kavga olmaz mıydı?
Olurdu tabi. Ama akşam biterdi. Bazen evde de konuşurduk. Hatta zihnimde gece de oynamaya devam ettiğim olurdu. Ama hiç uykusuzluğa yol açmazdı. Yarın nasılsa yine oynardık. Av diyorduk?
Büyüklerin oynadığı da oyun olsaydı? Ya da öyleyse? Hatta tam da öyle. Yada yaşam tam olarak bir oyunsa? Bu oyunun akşamı da ölümse?
Oynayarak ölüme gitmek. İronik bir cümle oldu. Eğer hala çocuk olduğuma ikna olsam ve arkamda bir anne baba var olsa oyun oynar gibi yaşardım. Endişe taşımadan uyur sabah da yine oynamak için keyifle uyanırdım.
Oyun oynarken bir yandan da avlanabiliriz aslında. Belki çocukluktaki oyundan tek farkı bu. Bugünkü oyunların. Olgunluk katmak oyuna ve dönerken akşam eve avlanıp heybeyi doldurup gelmek.
İyi oyuncular iyi avlarla gelirler eve. Ellerindekilere göre değer kazanırlar. Neyin peşinde koştuklarıyla ayrılırlar diğerlerinden. Doğan kuşu da, kedi de kendi oyunlarını oynar. Avladıkları farklı sadece. Ve kimin için avlandıkları. Doğan kuşu padişah için avlanır. Kediyse kendi karnı için.
Sabah avlanmak için çık ve Doğan gibi avlan.
Sanırım kedi de Doğan da içimizde saklı. Ruh Doğan olsa gerek.
Allah’a çağıran, Salih amel işleyen ve ben Müslümanlardanım diyenden daha güzel sözlü kim olabilir? (Fussilet.33.)
Dr Faik Özdengül
http://faikozdengul.wordpress.com/
http://askintherapy.wordpress.com/

Salı, Haziran 15, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

BENİ YALNIZ BIRAKMA

Ağacı gördüm.
İki bina arasına sıkışmış. Başını öne doğru çıkarmış. Yola doğru uzatmış.
Yürürken fark edilmiyor. Ya yukardan bakılınca ya da başınızı yukarı kaldırırsanız.
Fark edenler hep baktıkları yönden başkasına da bakanlar. Bir de yukarı çıkacak bir yol bulup oradan bakanlar. Ki görünmeyenleri görsünler. Görünmekten başka yolu olmayanları görüp gözetsinler.
Sıkışmışlar, daralmışlar nasıl görünür başka bakanlar olmasa.
Çiçekler görürüm. Kimi saksıda. Kimi kırda. Kimi masalarda, ömrünü tamamlamış. Kimi vitrinlerde, bir ele ulaşıp birazcık daha suya dokunabilmeyi bekleyen. Onları da fark edip bakacaklara gülümseyen.
Bulutlar görürüm sonra. Kimisi tek parça, kimisi beyaz kimi de kara. Rüzgarı bekleyen. Ömrünü tamamlayıp toprağa ulaşmak için. Bir rüzgarın dokunuşuna kadar asılı duran gökyüzünde. Toprağın da onu beklediğini bilip yine de belirlenmiş saati sabırla bekleyen.
Kuşları da görürüm. Kimi yalnız. Kimi guruplar halinde. Kimi sessiz kimi görünmez. Büyüğü ve küçüğü. Denize doğru uzanırken bazılarını. Bazısını da gökyüzünde, sanki kendisi gök gibi. Uçmak en iyi bildikleri şey. Kendiliğinden. Bazıları uçamayınca kanatlarını görsünler diye bakarken etraflarına. Onlara da bakabilenler bakıp gözetsin diye kaderine razı.
Ve toprak. Sessiz. Ağır. Kucaklayıcı. Kabul edici. Onun da sertini ve yumuşamışını görürüm. Hem ayaklar altında hem üstünde eskinin. Eskimesini ömrünü tamamlamasını beklerken her şeyin, bakanlara sabrı öğrettiğini görürüm.
Yağmur sonra. En arada kalanı. En çok gezineni. Bir yukarda bir aşağıda. Bir yerde karar kılamayan. Yerden yükselirken görürüm onu sonra da yere düşerken. Kışın beyaza büründüğünü de. Irmak oluşunu. Denize ulaşırkenki heyecanını. Ve deniz olduğunda da başını yukarı kaldırışını. Güneşe bakışını. Gideceğini bile bile yine de güneşe bakışını.
Ve güneş. Bakanları en çok zorlayan. Kendine baktırmayan. Gözleri kamaştıran. Hep kendinden veren güneş. Isıtan. Aydınlatan. Yol gösteren. Büyüten. Besleyen. Kavuran. Yakan. Bir uzaklaşıp bir yakınlaşan. Benim gibi olun diyen güneş. Onu da görürüm. Çok bakamasam da, O’nu en çok gölgeden bilirim. Meyveden. Ağaçtan. Yağmurdan…
Sonra bütün bunları görür de çaresizliğimden aczimden güneşi çağırırım yine.
"Ey yararlı, güzel isler yapan güneş; yine Hamel burcuna gel; ne buz, ne çamur; etrafa amberler saç, amberler saç!..
Ey güneş! Gül bahçesini gülüşlerle doldur, su ölüleri dirilt; şimdiden mahşeri meydana getir!
Görmüyor musun; tohumlar kabuklarını yarmış, hapisten kurtulmuşlar; biz de, evlerimizin kucağından kurtulup
bağlara bahçelere gidelim! Bahçeler, bize, gayb aleminden yüzlerce armağanlar getirmiş, yüzlerce armağanlar getirmiş!..
Gül bahçesi yüzlerce gülle dolar, dedikodu biter, zaman doğurmaya baslar, zaman doğurmaya baslar!
Leylek, gök gibi yüksek bir köşkün üstüne yuva yapmış, leklek diye öterek; “Ey yardımı dilenen Allah; mülk Sen’indir, mülk Sen’indir!” demek istiyor!
Bülbül.sesi ile saz çalar; üveyik hu hu diyerek öter! Öbür kuşlar da, civan bahtın. genç talihin çalgıcısı olarak gelirler!(Divan-ı Kebir)"
Çağırmasına çağırırım da yine ayrılıktan korkarım.
"Sevgilim! Beni böyle dostsuz bırakma; benden uzağa gitme; beni yalnız bırakma!
Benim zavallı canım, insafın bulunmadığı bir yerde insaf dilenmeye geldi; beni, insafsız ayrılığa bırakma!
Sen hekimsin; belki zamanın îsa’sısın! Gitme; bizi böyle hasta bırakma!
Sen bana; “Mağara dostumsun!” dedin; beni mağarada böyle yalnız başıma bırakma!
Sana, bir gece ayrılık çok az bir şey görünür ama, o ayrılığı bir de sen bana sor da, benim için çok uzun olan ayrılığa bırakma.
Az da olsa, gönlüme ateş düşürme; az da olsa, onu önemsiz sayma; beni bırakma!
Nefsim, bitti gitti. Fakat; beni bir kerre daha dinle; beni bu sefer bırakma!(Divan-ı Kebir)"
Hem korkarım hem de umudumu yitirmem.
Nasılsa gözyaşı var. Niyaz var.
Gözyaşımı niyaz yapar tekrar bakarım.
Dr Faik Özdengül
http://askintherapy.wordpress.com/
http://faikozdengul.wordpress.com/

Salı, Mayıs 11, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

AŞK ÖZLEMEKTİR


Hace Ali Ramiteni’ye sormuşlar:
İman nedir?
Cevap vermiş ki:
Özlemek ve ulaşmak…
Özleyerek başlıyor her şey.
Özlemek de kayıpla, uzaklaşmakla.
Kayıp ve uzaklaşma olabilmesi için de bir bağ gerekiyor ve bir yaşanmışlık.
İnsanın hikayesi de buydu.
Kaybettiğini yeniden bulmak için özlemek ve çabayla yeniden ulaşmak.
Özlem duygusu bu yaşamdaki yolculuğun başlangıcı gibi görünüyor. Öncelikle bu duyguyu hissetmek yolda olmanın testi gibi. İmana da bu duygu ulaştırıyor Hace Ramiteni’ye göre.
Hace Ali Ramiteni , Hace Mahmud Encir Fagnevi’nin ikinci halifesi. Ana silsilenin yürütücüsü ve kol başısı. Hacegan silsilesinde lakapları “Azizan”dır. Büyük Kutup. Mesleği kumaş dokuyucusu. Oğlu meşhur Mevlana Abdurrahman Cami, “Nefahat” isimli maruf kitabında Mevlana Celaleddin Rumi’nin “Dokumacı” sıfatıyla Hace Ali’den bahsettiğini söyler. Buhara civarında şehre iki fersah uzaklıkta Rimten denilen bir kasabadan. Kabri Harezm’de.
‘Özlem’ genç, saf, duru, hafif bir kelime, ‘hasret’ kadar yormaz insanı, içine çökmez bir anda. ‘Tahassür’ kadar süründürmez. Bir ışık yakar, kıpır kıpırdır adeta. Zira, ‘özlem’ duyulmak istenilen, tadılası bir duygudur, hasret ise acısı çekilendir, ızdıraplıdır.
Eskiler, kırgınlara çare olsun diye hani derlermiş,“gidin biraz özleyin birbirinizi, biraz ayrı kalın, bakın göreceksiniz, her şey nasıl düzelmiş.” Sahiden gidilir, özlenilir, gelinir ve kaldığı yerden daha bir aşkla devam edilir, bu sözün sahiciliğine inanılırmış. Hala da bir o kadar inanırız buna. (http://www.sakinkafa.com/siirden-temalar-1bekleyisin-adi-ozlemdir/)
Özlem İngilizce aspiration olarak da geçiyor ve nefes alma, soluma gibi anlamları da var.
İbrahim Tenekeci “Yüzler ve Sözler” şiirinde özlemi, bekleyişi adeta gözlerin hiç kırpılmadan sevgilinin yolunun gözlenmesi şeklinde anlatır:
“kusura kalma teselli hazretleri
sana layık bir mürit olamadım besbelli
büyük şehirlerin küçük içinde
dansa kaldırılan utangaç bir kız gibi
buldum bu dünyada kendimi.
ve camları hohlayıp da çizdiğim resimlerden
bir ben kaldım ve sevgilim
suyu ihmal edilmiş fesleğen gibi gitti
gözlerim terledi yolunu gözlemekten.”
Özlem korkulası bir duygu değil aksine ulaşmak için başlangıç.
Dayanıklılık ister elbette tüm yolculukların olmazsa olmazı.
Özlem ulaşmayı içinde barındırdığı zorluğa rağmen kolaylaştıran bir duygu. Yol özleyerek başlıyor ve özlemle devam ediyor.
Özleyerek yaşanıyor.
Aşıkların da nişanı özlem değil miydi?
Kumaş dokuyucusunun özlemiyle başladık yazıya,
O zaman şöyle bitirelim:
AŞK ÖZLEMEKTİR.

Dr Faik Özdengül
http://faikozdengul.wordpress.com/
http://askintherapy.wordpress.com/

Salı, Nisan 27, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

HATIRLA VE SIKI TUT

Gemi yaklaşınca sahile doğru birer ikişer inmeye hazırlandılar.
Küçük olanı elini uzattı. Tutsunlar diye.
Tutmadı kimse.
Nasıl bindiğini de hatırlamıyordu. Ne yapacağını da bilemedi.
Sadece tutunması gerektiğini bilmeden biliyordu. Eline baktı. Tutunmak için olsa gerek diye.
Tutmadılar. Birkaç kez daha denedi. Yine aynı. Utandı. İçi burkuldu. Kendine acıdı.
Sonra beklemeye koyuldu.
Oturdu. Başını önüne eğdi. Bir daha hiç kaldırmadı.
Elini de uzatmadı.
Gemi tekrar yol aldı.
Yeni limanlar. Yeni fırsatlar. O hiç birine bakmadı. İlgilenmedi.
Sesleri duyabiliyordu. Konuşmaları.
Kalk üşüyeceksin. Hastalanırsın. Fırsatları kaçırıyorsun. Daha iyisini yapabilirsin. Bak insanlar neler yapıyorlar. Çalış. Oku. Öğren. Dinle. Mutlu olabilirsin. Bağlan. Sev. Korkma. Güven.
Bazen hafifçe kımıldatırdı başını.
Mırıldandığı olurdu.
Elleri izlerdi göz ucundan.
Elini uzatmak isterdi.
Gitmezdi yerinden. Elleri devinmezdi. Ağırlaşır da ağırlaşırdı. Gözleri yaşarırdı sonra.
Ağladığı bir gün yeni bir fonksiyonunu daha keşfetti ellerinin. Sadece tutunmak için değildiler. O zaman devindiler. Gözlerine uzanıp gözyaşlarına dokundular. Sildi sonra ellerinin tersiyle gözyaşlarını.
Ağlamak işe yaramıştı.
Diğerleri hala konuşuyorlardı. Kalk. Elin kolun var. Çalış. Çabala. Oturma.
Bir gün bir el başına dokundu. O zaman kaldırdı başını. Başka bir el okşuyordu onun başını. Önce ağladı sonra gülümsedi. Bir elin başka bir fonksiyonunu daha keşfetti o zaman. El başkalarına dokununca da iyi hissettiriyordu.
O zaman devindi. Önce bir kediyi okşadı. Sonra yağmura dokundu. Rüzgara tuttu sonra ellerini. Sonra başka bir baş aramaya koyuldu.
Buldu da. Çoktu kendisi gibi. Dokundu her birine. Dokunduğu her şeyi yüreğinde hissetti.
Sonra duymaları arttı. Fakat seslerden önce yürekleri duyuyordu. Yüreklerle konuşuyorlardı insanlar. Ses sadece sesti.
Elleri açık gezmeye başladı sonra. Öyle yapınca uzanmış küçük eller gördü. Tutabildiğince tuttu.
Tutmak güzeldi.
Tutmayı sevdi.
Peki bu özlem neydi?
Yüreğine sordu. Sen de tutun diyordu. Ara.
Özlediği tutunacak büyük ellerdi.
Çünkü yine bilmeden biliyordu.
Tutunmak da güzel olmalıydı.

"hatırla ve sıkı tut:
korkardın küçükken
serçe parmağın uçacak diye elinden.
diğer çocuklara benzerdim bense
benzemesi gibi, bir çinlinin diğerine.

şaşkınım, şehir açmıyor beni
ve namım yürümüyor burada
çünkü tuhaf burada her şey;
denizi sel basıyor hayret
hayret şehir sığmıyor taksiye
ve terör estiriyor rüzgar
kaldırıyor dağın eteklerini bile.

ve burada sensiz bahar
hem yatalak hem öpmeden geçiyor
bir jeton
yanağıma getiriyor da yanağını
kokunu rüzgara salsan
bana getirmiyor.

yoksun ya
güvercin avlıyor avluda kedi
kızlar gülüşüyor bahçede
gül üşüyor –gül üşür-
yoksun ya, bezden anne
yapıyor öksüz
öpmek için kendisine.(İbrahim Tenekeci)"

Dr Faik Özdengül
http://faikozdengul.wordpress.com

Salı, Mart 02, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

İSTEDİM Kİ YÜRÜDÜM!


Düşünürdüm;
Ölen, neden sevimli olur birdenbire diye...
Ona duyulan onca öfke, onca nefret hisleri nereye gider?
Hayatı boyunca düşmanlık beslenen insanlara ölünce mersiyeler düzülür.
İyi adamdı derler.
İyi tarafları görünür olur düşmanlarına bile birdenbire.
Düşmanlık, kin, nefret, sataşma biter.
Neden?
Çünkü ölmüştür, dedi.
Bumu dedim?
Bu mu sevimli yapan onu?
Bu dedi.
Sevilmek isteyen yığınla insanın bilmediği bu mu?
Bu dedi.
Ölmek.
Cenaze törenlerini, bu törenlerde yapılan konuşmaları hatırlıyorum. Kötü demez kimse kolay kolay.
Cenaze namazında sorar hoca. Nasıl bilirdiniz diye. Herkes rahmet diler.
Sağlığında dilenmeyen. Ölünce münasip görülür.
Öldü ve sevildi.
Öldü ve kurtuldu.
Garip, dedim.
Garip, dedi.
Sanırım sevgiyi esirgeten şey haset duygusu değil mi dedim.
Onayladı.
Varlık gösterene, büyüyene, meyve verene, saldırmak için bekleyen haset orduları var. Büyüyememiş, bodur kalmış, olgunlaşmamış, ilkel yok ediciler.
Sözle, davranışla, gıybetle, dedikoduyla, kötü bakışla, su yerine zehir taşıyan köklere.
Korktum.
Nasıl ölünür dedim.
Ölü taklidi yaparak başla dedi.
Sonra yola çık. Kaf dağına doğru.
Bir rehber bul. Tek başına kaybolursun.
Gizlice ve gece yol al en çok.
Sonra dedim.
Aşk dedi. En hızlı yol aldıran.
Sonra da tazarru ve niyaz yolunu seç.
İstedim ki yürüdüm…

DÜŞ VE DUA
yağmura,nisana ve yaşıma aldanıp
uçurumları kıyı sanarak
ve dağlar erişilmeyince acı verir
sözünü unutarak
kaf dağına gitmek istedim
ırmak inadıyla yürüdüm uzaklara
bir derviş olup yürüdüm uzaklara
yanıldı denektaşım geriye döndüm
Kutsal Sözler Panayırı'na sığınıp
ipeksi bir sessizliğe büründüm:
bir hayat, mahcup ve duru.
Tanrım, gülleri
ve sessiz harfleri koru. (İbrahim Tenekeci)

Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Salı, Şubat 09, 2010 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

KİŞİLİKLERE DİKKAT

Kişiliklerle ilgili daha çok şey yazmam gerektiğini düşünüyorum.

Bugün bir hastamla konuşurken başka birisinin bir davranışından şikayet etti. O davranışın kendisini nasıl kırdığından. Kendini kötü hissettirdiğinden bahsetti. Şöyle söyledim: “Neden diğerinin nasıl bir kişilik olduğunu bilmeden bunu kendine yapılmış bir davranış olarak niteliyorsun?” Herkes aynı değil. Farklı kişilikler ve farklı davranacaklar. Böylece tanıyabiliyoruz zaten biz diğer insanları. Ve bunun üzerine konuşmaya devam ettik. Eğer farklıysak neden diğerinin öyle davranması bizi şaşırtıyor?

Diğeri biz olmadığına göre farklılık normal. O zaman karar veririz. Bize uyar ya da uymaz. Tahammül kapasitemize bağlı.

Bu yüzden bizim ülkemizde özellikle erkeklerde çokça rastlanan pasif agresif kişiliği yeniden yazıyım istedim ve bununla ilgili bir alıntıyı aşağıda sizinle paylaşıyorum:

Psikolojide aynı zamanda negatif kişilik bozukluğu olarak da tanımlanır ve kişinin sürekli ‘hayır’ cevabını pasif bir tavır ile belirtmesinde görülür. Genelde çocukken bireyin kızgınlığını, kendi düşüncelerini ve negatif duygularını direk olarak ifade edemeyişinden kaynaklanır. Aynı zamanda bazı bulgular bu rahatsızlığa sahip insanların çocukluklarında ailelerinin kararsız, belirsiz ve hatta ihmalkar davranışlarına maruz kaldıklarını gösteriyor. Ailenin davranışı sebatsız, düzensiz ve sinirleri yıpratıcı olduğu için çocuk kızgınlık ve küskünlük duygularının esiri olur. Nitekim bu duyguları ne ifade edebilir ne de gitmesine izin verebilir.
Eğer siz pasif-agresif kişilik bozukluğuna sahipseniz, çevrenizdekilerin en ufak talepleri karşısında bile kendinizi ağır yük altında gibi hissetme ihtimaliniz yüksektir. Genel olarak çevrenizdeki otorite sahibi kişilere (ne kadar iyi niyetli olursa olsun) hem kızar hemde imrenirsiniz. Çoğu zaman kendinizi taciz edilmiş, bezmiş ve aşırı derecede yorulmuş hissedersiniz. Hem işinizde hem özel ilişkilerinizde hep yanlış anlaşıldığınızı, değerinizin verilmediğini ve limitlerinizin aşırı derecede zorlandığını düşünürsünüz. Çoğu zaman kızgın ve gücenmiş halde olduğunuz için dışarıya otomatik olarak negatif bir insan olarak yansırsınız.
Pasif-agresif kişiliği olan bireyler kötümser, kuşkucu ve insanların iyi olmadığına inanırlar. Genelde olaylarda imkansızı ve hayal kırıklığına uğramayı beklerler. Kendilerini aldatılmış, değer verilmemiş, kurban edilmiş ve çaresiz hissederler. İşler arzu ettikleri gibi gitmediği zaman daha fazla somurtkan, kızgın, muhalif ve sinirli hale gelirler.
Bu tip kişiler diğer insanlarla yüzleşmekten çekinirler ve fikir ayrılıklarını, kırgınlıklarını yada kızgınlıklarını dolaylı yoldan ifade ederler.. Sürüncemede bırakma, inatçılık ve verimsizlik gidi davranışlar bu probleme sahip insanların tipik davranışlarıdır.
İş yerinde pasif-agresif kişiler kendi yeteneklerini aşağı gördüklerinden dolayı kariyerlerinde yükselmek konusunda zorluk yaşayabilirler. Çoğunlukla kendilerine yardımı olabilecek kişileri davranışları ile uzaklaştırırlar.
Bu kişiler genelde huysuz kişilerdir. Kolaylıkla kızar, alınır yada kışkırtılırlar. Davranışları kolaylıkla saldırganlıktan pişmanlığa dönüşür. Sürekli çevrelerinde hata bulur, işbirliği etmez ve küskün dururlar fakat aynı zamanda aşırı derecede bağımlıdırlar.
Pasif-agresif kişilik bozukluğu olan kişiler derinlerinde güçsüz olduklarını, başka insanların merhametine kaldıklarını, haksızlığa uğradıklarını, yanlış anlaşıldıklarını ve ızdırap içinde olduklarını hissederler.

Belirtiler

Sıradan işlerde bile beklenen çabaya karşı negatif yaklaşım ve pasif direnç göstermek.
Değerinin verilmediğini ve hep yanlış anlaşıldığını düşünmek
Küskün, asık suratlı ve tartışmacı davranışlar
Otorite sahibi kişileri ve kurumları sürekli eleştirme ve küçümseme
Başkalarını kıskanma ve kendi şanssızlığını vurgulama
Bir yandan saldırgan ve küstah davranırken diğer taraftan pişmanlık gösterme.

Tedavisi

Psikolojik Kişilik hastalıklarının erken yaşlarda gelişiyor olması ve insanların kendilerini bu hastalık ile tanımlıyor olması tedavinin çözümünü zorlaştırmaktadır. Tedavinin başarılı olabilmesi için kişinin kökleşmiş davranış şekline, yaklaşımlarına, bakış açılarına, ilişki yapılarına ve kapasitelerine değinilmesi gerekir. Genelde kişilik problemleri psikoterapi ile çözümlenebilmesine rağmen, uzun zaman içinde yerleşmiş olan bu duygu, düşünce ve davranış alışkanlıklarını değiştirmek yoğun ve sürekli tekrarlanan bir tedavi ve öğrenme süreci gerektirir.
Bazı zamanlar, özellikle kriz anlarında kişi intihar teşebüssünde bulunabilir. Bu durumda kişinin kısa bir süreliğine hastaneye yatırılması gerekebilir. Eğer kişinin hastalığı ilerlerse ve evde ihtiyacı olan bakım ve ortam sağlanamıyorsa, daha uzun süreli olarak hastanede kalması istenebilir.
Araştırmalar bazı kişilik sorunlarının kişide devam ettiğini ama bazılarının yok olduğunu göstermektedir. Görünüşe göre hayat tecrübeleri ile birlikte kişi karakterinin temel özelliklerini değiştirmeyi öğreniyor. Psikolojik veya Psikiyatrik Tedavi uygulandığı zaman ise hastalığın gelişmesi hızlanıyor. Özellikle kişi tedaviye gönüllü olarak geliyorsa, iyileşmek için çaba sarf ediyorsa ve problemlerinin sorumluluğunu üstleniyorsa hastalığın iyileşmesi daha hızlı oluyor. Ama diğer tarafta kişi sorunlarının başkalarından yada çevresinden kaynaklandığına inanıyorsa, sorumluluğunu üstlenmeyi reddediyorsa ve problemlerini çözemeyecek kadar güçsüz ve zayıf olduğunu iddia ediyorsa iyileşme süreci biraz daha uzun zaman alıyor.
Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Pazartesi, Kasım 02, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

UZAKLARDA


Sanki müzik yazıdan daha etkili.
Zihnime böyle bir cümle geldi. Yazıyı yazmak için balkona oturmuş çayımı yudumlarken.
İçimde yazmaya karşı bir direnç mi oluştu birden?
Uzaklarda gökyüzünü şimşek aydınlatıyor. Birden bir varlık belirtisi gösteriyor. Sonra yok oluyor.
İçimde bir yas. Bir şeylerin yasını tuttuğumu hissediyorum. Kendimi zayıf hissediyorum birden.
Yazın nasıl geçtiğini bile anlamadan sonbahar kendini gösterdi.
Pinhani’yi dinlerken oluştu bu duygulanım:
“Yalnız kaldıysan, kalkıp pencerenden bir bak. Güneş açmış mı, yağmur düşmüş mü? Dön bak dünyaya.
Herkes gitmişse, sakince arkana dön bir bak. Dostun kalmış mı, aşkın solmuş mu? Dön bak dünyaya.
Bir sonbahar kadar yalnız, bir kış kadar savunmasız
Ya da ilkbaharsan, yolun başındaysan,
Asla vazgeçme, kalkıp da pencerenden bir bak,
Güneş açmış mı? Yağmur düşmüş mü?
Dön bak dünyaya.”
Gün boyu problemlerini dinlerken insanların hep yüzleşirim kendimle. Etik olarak nötr duyguyla dinlemek zorundayızdır. Hep öyle söylerler bizi eğitenler. Mümkün mü? Zor.
Anlatanlar anlaşılmak isterler. Bir duyguyu anlamanın yolu da empati yapabilmektir. İnsan yaşamadığı bir duyguyu anlayabilir mi? En iyi dinleyici, en iyi terapist tüm bu duyguları bizzat deneyimleyendir. Öyle olmasa Hz Mevlana der mi: “Ayrılıktan parça parça olmuş bir kalp isterim ki iştiyak derdi mi anlatayım.”
İçimden bir ses yanlış yapıyorsun diyor. Zayıflığını gösteriyorsun insanlara. Kim değil ki? Ona öyle söylüyorum. Zayıf olduğumuzu aciz olduğumuzu öğrenmek değil mi yaşam? Hep birer Tanrı gibi doğarız. Gerçekle temas ettikçe bir hiç olduğumuzu öğrenip veda ederiz dünyaya. İnsanlara hiç olmayı, ölmeden önce ölmeyi öğretmeye çalışırken bir yandan güçlü durmaya ve güçlü görünmeye çalışmak aldatmaca değil mi? Öğrendiklerimiz en temel ilkenin dürüstlük olduğunu söylerken.
İnsan kendini yasını tutmayı da becerebilmeli. Yas tutmanın en iyi yolu seni dinleyecek sevecen bir kulak bulmaktır der Dr. Vamık Volkan. Ben de öyle yapıyorum aslında. Sevecen kulaklara anlatıyorum. Siz de öyle yapın. Hz Pir “Ney yarinden ayrılmış olanın arkadaşıdır. Ney gibi hem zehir hem panzehir kim görmüştür.” Der. O olgun bir gönül bulmayı önerir. Bu daha da iyi. Hayatın kendisi bir yas reaksiyonudur. Asıl anavatanımızdan ayrılığımızın yası. Diğerleri ana yasın yansımaları. İşte bizi olgunlaştırıp hiç yapan da budur. Gittiğimiz zaman cilalanmış, ayna gibi parlayan gönüller götürelim diye Yusufumuza. Kendi güzelliğini seyretsin diye o aynada.
Hz Pir’den bir şiirle bitirmeli sözü, hem şiir ama asıl niyaz:

Allah’ım bu vuslatı hicran etme
Aşkın sarhoşlarını nalan etme
Sevgi bahçesini yemyeşil bırak
Bu mestlere bahçelere kasdetme

Dalı yaprağı vurma hazan gibi
Halkın başı dönmüş zelil etme
Kuşunun yuvasının ağacını
Yıkmada kuşlarını Perran etme

Kumunu ve mumunu karıştırma
Düşmanları kör et de şadan etme
Hırsızlar aydınlığın düşmanıdır
Onları asan etme

İkbal kıblesi yalnız bu halkadır
Umut kabesin öyle viran etme
Bu çadır iplerini öyle katma
Çadır senindir eya sultan etme

Yok dünyada hicrandan daha acı
Ne istiyorsan et de onu etme.

Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Salı, Ekim 06, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

GÜNEŞE BAKMAK

Güneşe Bakmak, Ölümle Yüzleşmek Irvin D. Yalom’un en son okuduğum kitabıydı. Bu yüzden yazmak istediklerime uygun bir başlık olur diye düşündüm.
Geçtiğimiz günlerde Konya depremlerle sarsıldı. İlk sarsıntıda Konya’daydım. Balkonda arkadaşlarla otururken sarsıldık birden. Sonra o akşam eğitim toplantısı için İstanbul’a doğru yola çıktım ve diğer sarsıntıları sadece telefonla öğrendim. İnsanlar iki günü dışarıda geçirmişler. Hala panik halindeler. Yaşadıkları zeminin altlarından kaydığı duygusu çok temel bir korku. Çoğu deprem bölgesi olan yerlerde sık sık yaşanan ve kanıksanan bu durum Konya’da müthiş bir yankı uyandırdı. Zira deprem açısından en güvenli bölgelerdendi Konya. Tıpkı ikiz kulelere yapılan saldırılarda Amerikalıların yaşadıkları gibi bu deprem de yaşadığım şehirde temel bir travma etkisi yarattı. En güvenli alanda vurulmak.
İnsanoğlunun ilk öğrendiği ve en temel duygu, Temel Güven Duygusudur. 0-1 yaş arası dönemde edinilir. Daha doğrusu edinilmelidir. Temel Güven Duygusu basit bir tanımla, yaşadığınız her travmada içinizden bir sesin “ evet zor bir durum ama hayat devam ediyor” şeklinde seslendiğini duyup kendinizi yatıştırabilme kabiliyetinizdir. Bu duygusu yetersiz olanlarsa her zor durumda eyvah her şey bitti korkusuna kapılıp yıkılırlar. Baştan temel güven duygusu eksik olanlar zaten yaşamlarında çok fazla zorlanırlar. Şanslı olanlar ise ileriki yıllarda yukarıda saydığım benzer nedenlerle bu duygularının sarsılması nedeniyle birden o şanssızlar arasına katılır ve yaşadıkları dünya aniden emniyetsiz bir yer haline dönüşür. Eric Ericson’a göre bu dönem (0-1 YAŞ)Freud’un oral döneminin karşılığıdır. Çocuğun bu dönemde ilişki kurduğu en önemli kişi anne veya anne yerine geçen kişidir.Anne-çocuk ilişkisinde süreklilik,tutarlılık ve aynılık sağlanabilirse;çocuk,annesinin kendisini hep seveceğinden,isteyeceğinden ve terk etmeyeceğinden emin olma duygusu geliştirebilirse,çocukta temel güven duygusunun çekirdeği oluşur.Bebekteki sosyal güvenin ilk belirtisi,bebeğin beslenmesinin rahat ve tabii hale gelmesi,uykusunun derinleşmesi,bağırsaklarının rahatlamasıdır.
Bu dönemin tehlikesi, temel güven duygusunun sağlıksız gelişmesidir
Ericson’a göre,en sağlıklı şekilde yetişmiş çocuklarda bile geçmişte bir zamanlar ana kucağında yaşanmış güzel bir cenneti yitirmiş olma duygusu ile bu cennete karşı bir özlem kalıntısı vardır.Bu cenneti yeniden bulma gereksinimi,Tanrıya inançta simgelenmiştir.Din, Ericson’a göre,insanda temel güveni sağlar.
İlk öğrenilen duygu son yaşanacak olana karşıdır. Nedir o son? Ölüm. İnsanın en son kalesidir yaşamı ve ilk amacı her zaman canlı kalmaktır. Bu yüzden ölümle hep başı derttedir. Yaşayabilmek için ölüme karşı savunmalar geliştirir. Savunmaların en başta geleni de onu yok saymak ve inkar etmektir. Onu hatırlatan her şey de tehlikelidir. Medeniyetler ölümü inkar üzerine kurulur. İnsan ebedi olmak ister. Ancak o hep hatırlatır kendini. Dünya görüşü ne olursa olsun; yani ister öldükten sonra bir yaşam olduğuna inansın, isterse ölümün bir son olduğuna ve hayatın sadece bu dünyadan ibaret olduğuna inansın, ölüm ‘düşünen’ her insanın arada bir zihnine misafir olur. A. Sachs der ki: Ölüm yaşamdan daha evrenseldir; herkes ölür ama herkes yaşamaz.
O zaman ölümü gözden geçirip yeniden anlamlandırmak ta fayda var. Hz Mevlana’ya kulak verelim: Herkesin iki gözü de toprağa ve ölüme saplanmış. Abı hayat var mı yok mu ? Yüz türlü şüphesi var herkesin. “Eğer içini tam olarak doldurmuşsa, bir ceviz kırılmaktan neden korksun ki?”
Peki korktuğumuz şey ölüm mü? Ya da ölüm neden korkutucu? Soralım Hazret’e: A ölümden korkan ! Aslında ölümün rengi yoktur, onda gördüğün çirkinlik kendi çirkinliğin. Lakin bu çirkinlik de kendi eserin. Üstündeki kirli paçavrayı kendin eğirip kendin diktin, yüzündeki gözündeki karaları yine kendin çaldın. Şimdi hayat perdesi aradan kalktı ve ölüm aynasında kendi gerçek kimliğinle yüz yüze geldin. Seni bu kara yüzünle,bu düşkün halinle cennete kabul etmezler. İşte seni korkutan ölümün bu gerçekleri haykıran dili. O halde layığı o ki sen ölümden değil kendinden kork! Yine Fih-i Ma-fih adlı eserinde şöyle der: Biri “Ne hoştu dünya, ortada eteğimizi çeken ölüm olmasaydı” demekteydi. Başka biri de dedi ki “Ölüm olmasaydı ıstıraplarla dolu olan bu dünya, hiçbir şeye yaramazdı.” Hiçbir ölü, öldüğüne hayıflanmaz; azığın azlığına hayıflanır. Yoksa (ölen), bir kuyudan ovaya, devlete, yaşayışa ve genişliğe çıkar. Orası öyle bir doğruluk makamıdır ki orada onunla oturan Allah’tır. Ateşe tapanların mabedi olan şu balçıktan kurtulmuştur. Hz Mevlana’ya göre kişi ölürken ve ölümü tecrübe ederken bundan dolayı üzüntü duymayacaktır. Çünkü ölüm onun için şaşırtıcı veya bilinmeyen bir durum olmayacaktır. Aksine onu bir ‘gerçek’ gibi görüp bu gerçeği ‘seyredecektir’. Onun içinde pişmanlık hasıl edecek olan, bu dünya hayatında neden iyi şeyler yapıp, yeni bir hayata doğru yaptığı bu yolculuğa daha donanımlı çıkmadığı olacaktır.
“Ömrün altın kesesine benzer. Geceyle gündüz de para sayan adam. Bilmeden anlamadan sayar durur,nihayet kese boşalır. Ay tutulur.” Hz Mevlana. Yalom da der ki: “İyi yaşamayı öğrenmek iyi ölmeyi öğrenmektir. İyi ölmeyi öğrenmek te iyi yaşamayı öğrenmek.” Gerçekte asıl ölümden korkanlar yaşamayanlardır. Mış gibi yaşayanlardır. Bir sürü yarım bırakanlar. Madem temel güven duygusu annenin sağlamlığına ve güvenilirliğine bağlı, hayatımızın bu döneminde Ericson’un da dediği gibi belki anne yerine Tanrı’yı koyma zamanı gelmiştir ne dersiniz?
Bir başka konu da bizim kültürümüzde zaten yüzyıllardır ölmeden önce ölme eğitiminin verilmiş olması. Aşığın hayatı ölümdedir der Mevlana. Hiç ölmeyecek ve hep güvenilir olan bir nesneye dayanıp yaşamın her iki kıyısını da güvenceye almak. Amacımız bu olsun. Öyle olunca ölüm sadece asıl evimize giderken geçilecek son kapı olur hepsi bu.
Aradığımız şey emniyet ve konu uzun, biz yine Hz Mevlana’ya kulak kesilip konuyu burada bitirelim.
Bu dünyanın genişliği, bize gözbağıdır. Halbuki o, pek dar. Gülmesi, ağlamaktan ibaret; övünmesi ardan ayıptan başka bir şey değil! Ey yiğit! Ölmeden önce ölmek emniyettir; bize Mustafa (a.s.) böyle buyurdu. Dedi ki: “Size ölüm, sınamalarla gelmeden önce hepiniz ölün!” Ölüm günü, bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olan da mahiv (yokluk) bilgisidir. İyi bil ki burada mahv bilgisi lâzım, nahiv bilgisi değil. Eğer mahv bilgisini biliyorsan tehlikesizce denize dal! Deniz suyu, ölüyü başında taşır. Fakat denize düşen adam diri olursa, nasıl kurtulur? Sen de eğer beşeriyet vasıflarından öldünse hakikat sırlarının denizi, seni başının üstüne koyar.
Esenlik dileklerimle…
Dr Faik Özdengül

Salı, Eylül 29, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

KARAR VERMEK

Karar vermekle ilgili bir danışanım duygu ve düşüncelerini yazmış. Bunları paylaşmak istiyorum sizinle. Ancak bu paylaşımdan önce konu ile ilgili aşağıda kaynağını vereceğim bir çalışmadan bazı başlıklar aktarmak istiyorum.
Her birimiz sürekli kararlar almak ve uygulamak zorundayız. Bu büyümenin bir göstergesi. Tersi durumda karar almaz, aksine hep onay bekleriz. Böylelikle de risk alamayan, büyümeyen yapılar olarak hep bilmediğimiz bir öfkeyle yaşar dururuz. Karar almanın çeşitli mekanizmaları var. Akıl danışmak da bunlardan biri; fakat akıl danışmakla onaylanma isteği farklı. akıl danışsak da sonuçta kararı yine biz veririz. Onaylanmada ise sorumluluk almaktan kaçınma isteği vardır. Sonuçta karar alabilme ve uygulayabilme bir olgunluk ve büyümüşlük belirtecidir.
"Karar vermek önemli bir yaşamsal beceridir.
Verdiğimiz kararların sonucuna katlanmamız bu kararlara sahip çıktığımızın açık bir göstergesidir.
İnsanların karşısına hiç umulmadık anlarda çıkan fırsatlar eğer amaçlarına uygunsa kişi bunları değerlendirmeye alacak, kararlarını olumsuz yönde kullanmayacaklardır. Teklif kabul edilecek asla reddedilmeyecektir. Bu durum kararlar içerisinde uzun düşünme gerektirmeyen, kafa patlatmanın gereksiz olduğu kararlardır.
Hayatımızda karşılaştığımız bütün problemlerin çözümleri kolay ve belirgin değildir. Bazen zor ve karmaşık problemlerimiz de olacaktır. Bu problemlerimiz sadece bizi etkilemekle kalmayıp aile, arkadaş, meslektaşlarımızı da etkileyecektir. Böyle durumlarda karar verebilmek için mantıklı bir yol seçmemiz gerekmektedir. Mantıklı karar verebilme yeteneğimiz önemli bir yaşamsal becerinin göstergesidir.
Karar verme konusunda amaçlarımız rehber olmalı.
Karar vermemiz gereken bir durumda amaçlarımızı gözden geçirmeliyiz. Amaçlarımız doğrultusunda vereceğimiz karar hem bizi yanlıştan uzaklaştırır hem de doğru yani bizim için faydalı olan kararı vermemizi sağlar. Bazen de almamız gereken kararlar amaçlarımızdan birine uygun iken diğer amacımızla çakışabilir. Bu durumda da bize en iyi faydayı sağlayacak amacımız doğrultusunda karar vermeliyiz.
Amaçlarımız;
• Karar verirken neleri araştıracağımıza
• Seçimlerimizi başkalarına açıklamamıza
• Bir karar almanın ne kadar önemli bir husus olduğunu belirtir
Bu durumda yaşam alanında amaçlarımızın ve hedeflerimizin olması gereği ortaya çıkıyor. Yaşamımızı anlamlı kılacak değerlerdir bunlar.
Karar alırken yapılabilecek hataları engellemenin yollarından da kısaca söz edelim:
Bir karar verirken düşünülen ve en çok hata yapmamıza sebep olunan faktörleri ortadan kaldırmanın sekiz anahtarı vardır;
• Yanlış problem üzerinde çalışmak
• Ana hedeflerimizi belirlemekte başarısız olmak
• İyi ve yaratıcı alternatifler dizisi geliştirmekte başarısız olmak
• Değiş-tokuşlar üzerinde yeterince durmamak
• Belirsizliği yeterince göz önüne almamak
• Risk toleransınızı hesaplama başarısız olmak
• Kararlarınızın zaman içerisinde birbiriyle bağlantılı olması halinde önceden plan yapmakta başarısız olmak
Bütün bunların dışında tüm dikkatimize rağmen hata yaptığımız bir kategori daha var. Bunlara ‘ psikolojik tuzaklar’ denir. Psikolojik tuzakların çıkış nedeni beynimizin bize oyun oynamasıdır.
Yarım yüzyıldır psikologlar karar verme üzerinde çalışan araştırmacılar beynimizin nasıl çalıştığını inceliyorlar. Laboratuar ve gerçek dünyada yapılan bu araştırma , pek çok kararda gizli olan karmaşıkla başa çıkmak için bilinç altı rutinler geliştirildiğini gösterdi.
(HAMMOND, J.; KEENEY, R.; RAİFFA, H., 1998, “Karar Verme Sanatı”, Beyaz Yayınları, 1-10 s.)"
Kararlar alabilmek de hep başından beri söz ettiğimiz ruhsal olgunluğun bir sonucu. iyi ve doğru kararlar alabilmek de ruhsal olgunlaşmayı gerektiriyor. Bununla ilgili belki çok daha çok yazılıp söylenebilecekler var. Bu aşamada karar vermekle ilgili içinde hem duygu hem de bilgiyi birlikte barındıran danışanımın mesajına geçmek istiyorum şimdi:
"Bu gece yazayım dedim size.

Ayrı ayrı anlatmak zor oluyor da! Hepiniz biryerlere dağıldınız :)) . Akıl danışıyorum doğru- onay almak istiyorum doğru. Ah bu ben ve kendilik kavgam :))) Amma velakin yok muydu öğrendiklerimizden haberimiz. Şükür var sanırım.

Gece eve dönerken Faik Hoca'nın paylaştığı Yolname yazısını düşündüm sürekli. Korkuyorum. Çünkü yaşamımın hiçbir döneminde şimdiki gibi huzurlu olmadım ben. Ne devlet garantisi dedikleri şeyden ayrılmak ne de daha çok çalışmak . En büyük korkum bu huzurun benden akıp gitmesi.
Sonra kılavuzu düşündüm. Tek bir şeye sığın O'na. Korkaklıktan ve tembellikten sana sığınırım demiş ya peygamber. Niyetini belirle ve düş yola. Menzilin zaten belli ...Huzurun ne orada ne burada olmakla ilgisi yok. Burada olmanın sana verdiği rahatlık duygusunun yerine karşılığında o tarafın egosal kazançlarını koyma. Ama bir kapı açılıyorsa vardır elbet bir nedeni...
İş değişikliğim konusunda sohbet ettiğim bir arkadaş bana Hz. Ali'nin bir sözünü söyledi. Bi gün Hz. Ali'ye bi adam gelir. Bir olay olmuştur ya da olacaktır. Bu hayır mıdır şer midir diye sorar ? Hz Ali hiçbir şey şer değildir der. Olayın hayır mı şer mi ? Sınav mı fırsat mı olduğunu bilemeyiz. Doğru.
Bilmemiz gereken tek şey zaten menzilin şaşmaması. Fırsat dediğimiz şeyler sınavlarımız, sınav dediğimiz şeyler fırsatlarımız olacak belli ki.. Fırsat dediğimiz şeyin tanımını içimizde doğru yapacaksak eğer; aslında “karar vermek zorundayım” ların yok bir anlamı.
Kızkardeşimin eşi anlatmıştı bir kez. Belki anlatmışımdır size de . Pilotlar kabinin içinde kendilerini güvende hissederlemiş. Dışarısı; soğuk- belirsiz- güvenli değil - olarak algılanırmış zihnlerinde İşte bir çok acil durum anında pilotlar bu güvenli- sıcak ortamı bırakıp belirsizliğe fırlatamazlarmış kendilerini.Halbuki o koltuktan -bağlardan kurtulmak yolculuklarını değiştirecek belki. Onun için son dakikaya kadar uçağı kurtarmaya çalışırlarmış. Buna kabin sıcaklığı - rehaveti demişti.
Yaşam da biraz öyle değil mi gözüm?
kabin sıcaklığı dediğimiz şeyi alışkanlıklarımız, hobilerimi, fobilerimiz, egolarımızla biz yaratmadık mı? Bir gün kendimizi dışarı atma gerekliliği gördüğümüzde yeni uçağın koltuk bağlarına da fazlaca bağlanmadan (!) yapmalıyız bunu gibi geliyor şimdi.
Kimin yolda nasibi neyse onu yaşayacak. Yol emniyeti için gerekli olan şey sadece O'na duyduğumuz inanç ve güven.
Hep dedik ya Kerim olanla iş yapmak kolay diye...Yolllarınız da- yolayrımlarınız da hayırlar versin hepinize.
Bu gecelik budur yazacaklarım :)
Öğrettikleriniz ve öğreneceklerim için yürekler dolusu teşekkürler
Allah'a emanet olun !
Sevgiler"
Ben de teşekkür ediyorum.
Hepimiz sürekli birbirimizden öğreniyoruz.
Gelin yine O'na sığınalım. Doğru ve rızasını kazanabileceğimiz kararlar alabilmeyi de yine O'ndan isteyelim.
Dr. Faik ÖZDENGÜL

Çarşamba, Temmuz 22, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

HER ŞEY YAĞMURLA BAŞLADI


Pazartesi öğleden sonraydı. Poliklinikteydim. Ercan Uslu aradı. Yeni kitabın çıktı elimde, hayırlı olsun dedi. Görmek istersen?
Hemen geliyorum dedim. Çok heyecanlandım. Tam arabaya binerken gitmek için, kafamı arabanın kapısına çarptım. Bu ne şimdi dedim kendi kendime. Ödipal mi?
Gördüm. Çok sevdim. Şükrettim. Hemen hızlıca göz gezdirdim. Çok sıcak geldi. Yanında da hızlıca bir burukluk, sanki öncekini göz ardı etmişim gibi bir tarafım suçlamaya çalıştı. Şimdi ikisi de masamda. İkisini de seviyorum.
Yeni bir çocuğunuzun olması gibi. Hangisi daha sevimli diye kıyaslamak yanlış. Her birinin fonksiyonu ayrı. Sizlerin de beğeneceğinizi umuyorum.
Aslında bu yeni kitabı yazalı da çok oldu. Ancak basılması çeşitli nedenlerden dolayı zaman aldı. Yazılmasında sizlerden gelen geri bildirimler çok fonksiyonel oldu. O yüzden hem sizlere hem de yayınlanmasında emeği geçen herkese ayrı ayrı teşekkür ediyorum.
Aslında kitapla ilgili gerçekçi değerlendirmeleri okuyucular yapacak. Hemen sıcağı sıcağına okuyan 3 okuyucumun değerlendirmelerini de yazının sonuna ilave edeceğim. Onlara da kısa sürede beni kırmayarak kitabı okuyup düşüncelerini paylaştıkları için ayrıca teşekkür ediyorum. Sıkboğaz ettiğim için helallik istiyorum.
Hem danışanlarımdan edindiğim hikayeler hem de Hz Pir yol gösterdi ve kılavuzluk etti kitabın oluşması sırasında bana.
Kitabın başında da belirttiğim gibi düşünce ve dualarınızda var olabilmek dileğiyle O’nun rızasını kazanma vesilesi olsun istiyorum ve öylece dua ediyorum.
Şimdi bahsettiğim okuyucu yorumlarıyla baş başa bırakıyorum sizi:
"Bir fenerin aydınlığı sanki... Sana kayalıkları ve çakılları göstermiyor. Hangi yönden o kayalıklara çarpacağını çakıllara takılacağını söylemiyor. Sadece ışığını çakıl ve kayalıkların üzerine yansıtıyor. Kayalıklara çarpmadan çakıllara takılmadan yolunu kendin bulmanı sağlıyor. Ne hakikatli bir görev ki kendi benliğin içinde hiçliğe giden yolu sana aydınlatarak sunuyor.
H. Ç"
“Bilinmezliklerle dolu sandığımız yeryüzünde,soru işaretlerini aydınlatmaya,aydınlanmaya,arınmaya,hayat dediğimiz bu uzun ve meşakatli yolda bize yoldaşlık etmeye yaren bu kitap..Masalsı diliyle sizi etkileyen düşündüren ve kimileyin uyanmak istemediğiniz uykudan sizi uyandıran ...Farkına varmanın farkındalığı...ve daha bir sürü..sabırla ve şükürle okunmalı….

Not: Nohutun hikayesi beni çook üzdü..uzun bir süre nohut yiyemicem sanırım:))
E.G”
“Aydınlık için dua ettiğiniz çaresiz gecelerinizde içinizde gizlenmiş umut ışığının üstünü kapatan isleri silen görünmez bir el yaz yazmış gibi kitabı…
Hangi duyguların nereden geldiğini fark etmenizi o duyguları nasıl yönetmeniz gerektiğini net şekilde koyuyor ortaya..
Surette küçücük bir cilt, ama hakikatte büyük alemi sığdırıyor içine; insanı:
Kendini bilmezi; bilip de düşünmezi; düşünüp de hareket etmezi….Dolayısıyla kendini bilmeyi – fark etmeyi, düşünmeyi ve davranmayı kılavuzluyor…
Bir akarsu yaratılmış kitapla. Farklı farklı vadilere dokunup geçmiş ama nereye girse orayı yeşertiyor… Birbirinden ayrı gibi görünse de her bir sayfasında bir önceki sayfayı hatırlatan bir tekrarcı var. Her bir sayfada yeni bir ruh durumuyla karşılaşıyor gibi olup aslında bütün bir kimyanın ezberini yapıyor gibisin….
Geldiği yer güzelliklerle dolu olmalı. Birilerinin hayatına bilerek ya da bilmeyerek dokunan ve kelimeleriyle aracı olan kişinin yüreği gibi…
Kullanılan metaforların yarattığı etkiyi harf sıracıkları ile anlatmak büyük haksızlık olur. Ne özeti çıkarmak ne de bütün olarak anlatmak mümkün görünmüyor. Kitabın tamamı bir özün yolculuğu çünkü.Özlere yolculuk için mütevazi bir görkemi var…
Bir ihtiyacı fark ettirmiş o ihtiyacın çözümünü de sunuvermiş aslında. Başucu kitaplarının vaadi de bu olmalı sanki. Başucu kitapları arasında da baş tacı edilesi bir pınar gibi…Yağmur damlalarıyla beslenen bir pınar…
A.G”
Kitaba erişim için: 0 332 3528111
Esenlik dileklerimle
Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Salı, Temmuz 21, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

HERKESİ HIZIR BİL...

Hafta sonu İstanbul’da dostlarla buluştuk. Kadın erkek farklılığını konuştuk. Bağdat caddesinde Ethem Efendi sokağında. Geniş bahçesi ve ferah ortamıyla İnsana Güven merkezi hoş birlikteliklere ev sahipliği yapıyor. Yaklaşık 5 saate yakın sürdü çalışma. Nezih bir toplulukla karşılıklı bilgilerimizi paylaştık. Katılımcılar devamı gelsin istedi benzer çalışmaların. Nasipse devam ederiz.
Giderken yolda semazen netin mimarı Mehmet Emin Holat ve arkadaşlarıyla karşılaştık havaalanında. Sonra dönüşte de. Onlar da bir festival nedeniyle Fas’a gidiyorlardı. Sonra dönüşte Mustafa Göçer ve arkadaşları. Afganistan’dan geliyorlarmış. Ne kadar mutluluk verici. Bütün bu saydıklarım ve daha bilmediğimiz yığınla çalışma. Hepsi de Hz Mevlana düşüncesini anlama ve anlatma çalışmaları. Çalışırken çalışanları büyüten besleyen ve en çok sevdiğim sözlerden biri: gönülleri yıkayıp cilalayan çalışmalar.
Genellikle her İstanbul’a uğradığımda mutlaka ziyaret etmeye çalıştığım yerlerdendir Eyüp. Sonra Süleymaniye. Bu kez Beşiktaş’taki Yahya Efendi Dergahına da uğradım. Yahya Efendi Kanuni Sultan Süleyman’ın süt kardeşi ve yakın danışmanı. Allah’a yakın kullardan. Beşiktaş’ta tepede boğaza hakim bir mekan. Ruhları şad olsun. Allah onlara verdiklerinden versin bizlere de. Sonra Büyük Mecidiye Camii ve Firuzağa camilerine de uğradım. Ortaköyde balık ekmek yiyip çay içtim. Bütün bunları yaparken ne hissettiğimle ilgilendim bir yandan da kiminleyimi sorguladım.
Böyle söyleyince bir dostun anlattığı meşhur ve sizlerce de malum hikayeyi yeniden hatırlatmak isterim. Ömrü az ama kılıcı keskin sultan Yavuz Selim Han’ın rahatsızlığı artınca ağrılar dayanılmaz olmuş. Malum Şirpence denilen bir rahatsızlığa yakalandığı söylenir. Yavuz Selim Han yanındaki Hasan Can’a bu ne haldir Can deyince, Hasan Can: Sultanım Cenab-Hak’la birlikte olma zamanıdır der. Yavuz’un cevabı manidardır: “Ya sen bizi kiminle bilirdin şimdiye kadar” der.
Bugün çok hoş bir hediye aldım. Aralık ayında Mevlana Kültür Merkezinde yaptığımız konferansların keydedilmemesi bizi üzüyordu. Dostlar içerden ve dışarıdan o konuşmaların videosunu soruyorlardı. Meğerse eski bir dost bizim de haberimiz olmadan bazılarına katılıp kendi imkanlarıyla kaydetmiş 4-5 tanesini. Dvd lerini gönderdi bana. Ne kadar mutlu oldum anlatamam. Yeniden seyrettim. Eğer becerebilirsem internette yayınlamayı düşünüyorum. Yapamazsam Mehmet Emin Can semazen nette yayınlayabilir diye düşünüyorum. Daha ona da söylemedim oysa. O da buradan duysun ne yapalım.
Bugün yine hoş bir tevafuk oldu. Öğleyin Belediye Camii önünde bir bankta oturan iki eski dostla karşılaştık. Hoş beşten sonra laf dönüp dolaşıp Hızır as a geldi. Bununla ilgili Yakup Bey’in birkaç hatırasını dinledik. Benim de benzer bir anım vardı onu anlattım. Bu vesileyle bir kavramı bugün size hatırlatmak ve bunun üstünde durmak istiyorum. Her gördüğünü Hızır bil. Bu daha önce de hep söylediğimiz bir deyimi akla getiriyor. Hep şöyle söylerim danışanlarıma: sizin için dünyadaki en önemli insan kim? Çeşitli isimler sayarlar. Ünlü insanlar, kendi hayatlarındaki önemli simalar filan. Şöyle söylerim ben sonunda: şu anda kiminle birlikteysen odur hayatındaki en önemli insan. Neden böyle? Böyle düşünülürse ne olur? Eğer böyle düşünürseniz hayatınızın tüm anları, bütün ilişkileriniz nitelikli hale gelir. Gelişigüzel olmaktan çıkar yaşantınız. Davranışınızı her insanı en özel yaparak ayarlarsınız. Pişman olacağınız davranışlardan kurtulursunuz. İnsan makamı yüksek önemsediği birisi yanında nasıl davranırsa öyle davranırsınız herkese de böylelikle ilişkileriniz tatmin edici hale gelir.
O zaman herkes Hızır’sa etrafımızda nasıl bir dikkat ve yumuşaklıkla ve özenle başlarız söze ve nasıl dikkat ederiz onu incitmemeye. İncinmemek için sonuçta.
İnsanlara özen göstermeye başlayınca onların mektuplarını da kendi mektubumuzu da daha dikkatle okumaya başlarız. Hani diyordu ya Hz Pir: “mektubun fihristi dille ikrar etmeye benzer, halbuki sen gönül mektubunun metnini bir sına. Bak bakalım söylediklerinle davranışların birbirine uyuyor mu? Bak ki işin münafıkların işine dönmesin.”
Sevgi dikkattir der Scot Peck kitabında. Herkes Hızır olunca daha da dikkat kesiliriz onlara ve daha da severiz herkesi. Dikkat kesilince daha iyi anlarız. Daha çok dinleriz. Sabrımız artar. Sabır varsa iman da vardır. Sabır sevincin de anahtarıdır. İşte sevince çıktı yol.
Bugün bunu hatırlatmak için uzattım lafı bu kadar. Lütfen herkesi Hızır bilelim bundan sonra.
Hadi.
Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Çarşamba, Haziran 03, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

BAK BU REBABIN SESİ NE DİYOR?

ARKAMDAN GEL DE YOLU ÖĞREN...
Nasipse bu hafta sonu İstanbul’da kadın ve erkek konusunda bir seminer vereceğim. Daha çok kişilik tiplerini de içine alan farklı bir çalışma yapmayı planlıyoruz başka bir doktor arkadaşla beraber. Neden bir araya gelirler, nasıl bir araya gelirler, nasıl ilişki kurarlar, ilişkiyi nasıl sürdürürler, nasıl sonlandırırlar gibi konuları psikoterapotik kuramlarla ilişkilendirecek bir çalışma.
Haziranda da nasipse merkezi New York’ta bulunan Masterson enstitüsü ve benim de üyesi ve katılımcısı olduğum Psikoterapi enstitüsünün birlikte organize edeceği Uluslararası Materson günleri Bayramoğlunda gerçekleştirilecek.
İlişkileri zor kılan ne diye düşünür oldum uzun süredir. İlişkiler iki kişi arasında gerçekleştirilen bir olgu. Bu iki insan öncelikle iletişim kurmaya niyetli mi? Buradan başlıyor işlem bence. Hani Hz Pir diyordu ya “dile en iyi müşteri kulaktır” diye. Dükkanı açanın ilk araştıracağı, müşteri var mı yok mu? Bu fark edilmeli. Yoksa birinin kurmaya başladığı iletişim ya da ilişkinin niteliği zaten anlamsızlaşıyor. İsterse en iyi araçları kullansın. Kulak yoksa, müşteri yoksa hiçbir anlamı yok.
Varsayalım müşteri var. Soru şu. Alıcı mı? Değilse yukarıda söylediğim gibi, sunacağınız tüm argümanlar anlamsızlaşıyor. Esnaf tanıdıklarınız varsa bilirsiniz, müşteriyi seçerler kendi tecrübelerine göre. Duymuşsunuzdur bu alıcı değil dediklerini ve hiçbir eylemde bulunmazlar onlar için. Bu anlamayanlar ya da anlamaya niyeti olmayanlar için iletişimde de çok iyi bilinen bir olgudur. Mesnevi de geçer: “Ahmağa verilecek en iyi cevap susmaktır” şeklinde. Ya da ilk on sekiz beyitte hatırlarsınız şöyle der Hazret: “Ham pişkinin halinden anlamaz sözü kısa kesmek gerek vesselam”.
Varsayalım alıcı. Diğeri de iletişim kurmaya niyetli. O zaman soru şu: iyi niyetli mi? Gerçekten amacı anlamak mı? Saygı duyacak mı söyleyeceklerine? Sen ve o iki ayrı kişi misiniz? Yoksa diğeri tüm dünyayı kendi uzantısı gibi mi görüyor? İyi niyet ve saygı yoksa yine yapılacak şey tez elden selametle demek ve susmak.
Varsayalım hem alıcı hem de iyi niyetli. Alacak parası ve vakti var mı? Ya da almaya yeter mi kapasitesi vereceğiniz ya da satmayı düşündüğünüz değerleri? Hızlıca bunu değerlendirmeniz gerekiyor. Ve sizin ona anlatma kapasiteniz onun anlayacağı düzeyde esniyor mu? Siz de esnek misiniz? Alıcı ve vericinin kullandığı yöntemler benzerlikler içeriyor mu? “ne kadar anlatırsan anlat diğerinin anlayacağı kadardır anlattıklarınız” bunu da biliyoruz.
Varsayalım alıcı, iyi niyetli, kapasitesi var. Dinleme kabiliyeti ve sabrı var mı? Sizin de öyle. Dinlemeyi biliyor mu? Biliyor musunuz? Dinlemeden anlamak mümkün değil zira. Bunun için en pratik yöntem diğerinin sözü bitinceye kadar sabredebilmek ve bittikten sonra duyduklarınızı şunları şunları söyledin doğru anlamış mıyım diye ona teyid ettirmek. Doğru anladığından iyice emin olmak.
Yukarıda saydığım temel argümanların her biri çok önemli ve daha fazlası da var olmakla birlikte. Peki bunları yapabilmek nasıl mümkün olur? Öncelikle bütün bir insan olmakla. Bunun tersi yarım olmaktır. Çoğumuzun yarım olduğu düşünülürse aslında sadece iletişim yöntemlerini öğrenmenin neden yetersiz olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Yarım ya da tüm olmak kavramları neyle ilgili? Bu maruz kaldığımız bazı travmalardan doğan patolojilerimizin zamanıyla ilgili. Yaşamımızın ilk üç yılında maruz kalırsak bu bizi yarım bırakıyor. Ondan sonrakiler de sıkıntı vermekle birlikte yine de bütün biri olabiliyoruz. O yüzden ilk üç yıl çok önemli ruhsal gelişimimiz açısından ve ebeveynlerin hassas olması gereken yıllar bunlar.
İki bütün insan bir araya geldiğinde doğru ilişki ya da iletişim ancak başlıyor aslında. Sonra da eğitilmemiz gerekiyor. Eğitim de öncelikle modelleyerek başlıyor, başta aile. Şemalarımız oralarda oluşuyor çünkü. Diğeriyle ilişki kurma modellerimiz. Küserek, bağırarak, dayatarak, dinleyerek, sabırla saygıyla hepsi şema ve modellerden oluşuyor.
Sonra ergenlik dönemi ikinci en önemli eğitilebileceğimiz ve kendimizi düzeltebileceğimiz zaman dilimi. Bu da kaçarsa ille bir kılavuz bulup tamir olmak zorundayız. Yoksa kimse beni anlamıyor türküsünü bozuk plak gibi söyler dururuz.
Hazret’e kulak verelim: “En iyi bildiğin yol bile olsa kılavuzsuz gitme”. “Bak bu rebabın sesi ne diyor? Arkamdan gel de yolu öğren”.
Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Salı, Mayıs 26, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

NEREDE OLURSAN OL

Selam dostlar,
Geçen hafta şehir dışındaydım, yazamadım. Şimdi de birkaç gündür Antalya’dayım yine. Beyhekim Sağlık Derneği’nin mensupları ve üyeleri için organize ettiği tatil programı nedeniyle bir aradayız arkadaşlarla. Bende Salı ve Çarşamba günü iki konuşma yapacağım. İlk gün Prof. Dr. Fatih Gültekin gıda katkı maddeleri ile ilgili çok orijinal bir çalışmasını sundu bize. İlgiyle dinledik. Feraset yediklerimizle ilgiliydi.
Bunu daha önceleri konuşmuştuk. Özellikle Mesnevi’deki katırla deve hikayesinden biliyoruz. Katır sürekli düşüp bir yerlerini yaraladığından dem vuruyordu ve deveye soruyordu. Sen düşmüyorsun benim gibi. Bastığın yerleri nasıl görüyorsun, nasıl becerebiliyorsun bunu? Deve yüksekten ve geniş baktığını söyledikten sonra ayrıca ben helal ve temiz yerim. Helalden beslenirim demişti.
Konuyu dinledikten sonra katkı maddeleri ve beslenme konusunu fazla ciddiye almadığımızı gördük. Tüketiciler olarak daha bilinçli davranmamız üreticileri de yönlendirecek sonuçta. Toplantıda Konya Tüketiciler Derneği Başkanı Mustafa Dinç de vardı. Konuşma sırasında söz alıp düşüncelerini aktardı. Sanırım Fatih Bey’in çalışması kitap ta olacak. Belki bundan sonra elimizde kitap dolaşacağız alışveriş merkezlerini.
Bulunduğumuz yerde Huder mensupları da var. Konya’lı hukukçular. Onlar da ilk gün Ahmet Taşgetiren’i davet etmişler onu dinledik birlikte. Ahmet Bey hem gazeteci ve yazar hem de ilahiyatçı kimliğim var ikisiyle de konuşacağım dedi ve öyle yaptı. Geç saatlere kadar hem İslam ve insan birlikteliği hem de güncel siyasetle ilgili değerlendirmeler yaptı.
Bembirsen Konya şubesi de burada. Onlar da mensupları için etkinlikler düzenlemişler. Dün akşam iş ve aile mutluluğuyla ilgili seminerleri vardı ancak ben katılamadım.
Gündüzleri ne yapıyoruz? Çalışma hayatından biraz uzakta olunca zihinsel olarak ta öyle oluyor. Kumlucada Sah in Paradise dayız. Geçen yıla göre otel çok daha iyi durumda. Özellikle de yemekler konusunda fark atmış. Denizi daha düzenlemiş ve ikramlar konusunda son derece nazikler.
Eskiye yani bizim çocukluk dönemimize bakınca yaşama biçimimizdeki farklılık çok belirgin. Bugünün insanı tatili de planlıyor artık. Olmazsa olmazları içinde hayatının. Daha başka şeylerde de olduğu gibi. Bunun artıları ve eksileri de ayrıca konuşulmaya değer.
Hayat kırkından sonra farklılaşıyor. Geçmişi ve geleceği bütünleştirip üretme zamanı olması gerekiyor bu dönemin. Kur’anda da söylenen bu. Hatta Allah bize 40 a ulaşınca nasıl dua etmemiz gerektiğini de öğretiyor.
Bugüne değin okuduklarımdan,duyduklarımdan ve gördüklerimden öğrendiğim en temel gerçek ne yapıp edip Allah’la bir araya gelmenin içselleştirilmesi ve bunun farkındalığının oluşturulması. İnsanı huzura götürecek yegane şey Allah’la olmak. Bunu sağlamanın yolları her nasılsa bulup gerçekleştirmekten başka yol yok kanaatime göre. Hissetiğimiz bütün sıkıntıları aşmanın yegane yolu. Nerede olursak olalım O’nunla olduğumuzu bir şekilde hatırlamanın yolunu bulmalıyız. Zaten zikr de hatırlamak demek kelime anlamıyla.
O zaman bir Hadis-i Şerif’le bitirelim sözü:
“Nerede olursan ol Allah’tan kork. Bir hata işlediğin zaman hemen onu silecek bir iyilik yap ve insanlara güzel ahlakla muamele et.”
İşin özü bu dostlar. Bir önerim var bu sözleri kaydedip her gün göreceğimiz bir yerde bulunduralım. Hayatı yaşama biçimimizi son derece güzel özetleyen bu sözü hem hatırlayalım hem de hatırlatalım.
Kalın sağlıcakla
Dr. Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Çarşamba, Mayıs 20, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

TANRILAŞMAK YERİNE TANRIYA ULAŞMAK


İnsanın yücelmesi ve olgunlaşması adına, ruhen büyüme ve gelişmesi yıllardır çok çeşitli yöntemlerle yapıla gelmiş. İlk çağlardan bugüne çok fazla yöntem var elimizde. İnsanlar bu görünen bedenin dışında başka bir can taşıdıklarını hep bilmişler. Bunun gizemli olduğunu da. Peşine düşmüş ve anlamaya çalışmışlar. Her toplumda bir takım gizemli güçlere sahip olduğu iddia edilen insanlardan dinlemeye ve öğrenmeye çalışmışlar.
Modernizmle birlikte insanı makine gibi gören anlayış değişiyor artık. Şimdilerde insana bütün olarak bakma, bütüncül yaklaşımlar yeniden gözde. Zaten psikosomatik hastalıkların oransal büyüklüğü insanı parçalara ayıramayacağımızı iyice göz önüne getirdi.
Psikoterapi de bu yüzyılın başından beri özellikle ikinci dünya savaşından sonra pozitif bir disiplin olarak yerini aldı bile. Ancak o da kendi gelişimi içinde sekülerleşti. Belki de öyle başladı zaten. Bugün genel geçer kuramlara baktığımızda çoğunun Tanrı’yı ve kutsalı devre dışı bıraktığını görüyoruz. İnsanı Tanrılaştırmaya çalıştıklarını müşahede ediyoruz. Oysa bizim kadim kültürümüzde insanı Tanrılaştırmanın insanın gelişip olgunlaşmasının en büyük engeli görüldüğünü biliyoruz. Çalışmalarımızda psikoterapötik disiplinlerden elbette yararlanıyoruz. Ancak bu kendimizce konuya farklı alanlardan bakmamızı da engellemez.
Şu an gurup terapisi anlamında, iki tane gurup takip ediyorum. Birisinde bilinen modern terapi yöntemleri ile çalışırken diğerinde Mesnevi üzerine bina ettik terapiyi. Yine benzer argümanlar kullanmakla beraber Mesnevi ve onun sistematiği üzerine kurduk terapiyi. Bir anlamda Mesnevi okuması gibi de denilebilir.
Gurupların gelişmesini takip ediyorum. Bizim adına Aşkın Terapi de dediğimiz Mesnevi sistematiğiyle devam ettiğimiz gurubun diğerine oranla daha çok gelişme katettiğini görebiliyorum. Neden diye düşündüm.
Öncelikle kendi kültürel kodlarımıza daha uygun. Yabancı gelmiyor guruba.
Sonra kendi içinde bir sistematiği var.
Bizzat uygulayıcıları ve denenmişliği var.
Diğerinden fazlası var o da Allah ve O’nun takdiri faktörü. Bu tıkanmışlığı engelliyor.
İnsanı Tanrılaştırmak yerine asıl Tanrı’yla arasında güçlü bir bağ oluşturup kargaşayı önlüyor. Standart getiriyor.
Dua ve niyazı ilave ediyor.
Çalışma sonunda ruhen yıkanmışlık ve temizlenmişlik hissi veriyor.
Temel varoluşsal kaygıları gideren güçlü ve sağlam bir ip öneriyor.
Yalnızlık duygusundan çekip çıkarıyor.
Ve daha bir çok faktör ama asıl ve en önemlisi asıl Şifa Verici’nin varlığını hissedip durmanız.
Özellikle Osmanlı Kültüründe 3 kitap çok okunurmuş Şeyh Sadi’nin Bostan ve Gülistan’ı, Hafız’ı Şirazi’nin Divan’ı ve Hz Mevlana’nın Mesnevi’si. Kur’an ve Hadis’i zaten söylemeye gerek yok.
Bu kültür örmüş toplumu yıllarca. Bir arada tutmuş. İnsanlar birbirini çok kolayca anlamış. Bugün problem olarak görüne bir çok şey zaten bahsedilen kültür gereği daha ortaya bile çıkamadan hallolmuş. Ölüm başka görünüyormuş gözlere. Mal mülk, saltanat, dünya başka bilinirmiş bugünkü anlamlarına bakılınca. Dünya tek değilmiş bir de öbürü varmış o zaman. Burada yaşayamayan istediklerini zaten orda yaşarım diye kanaat edermiş. Burada sahip olan emanetçiyim diye daha çok dağıtırmış. Kibir ve büyüklenme ayıplanır, gösterişten kaçınılırmış. Dışarıdan bakılınca zengin fakir giyim kuşama ve yaşama göre anlaşılmazmış. Rahmet, bereket, ahlak, takva, izzet…kavramlar bugünkülerden başkaymış.
Sonuç olarak diyorum ki: yıllarca denenmiş ve işe yaramış kadim kültürün yöntemlerini kullanalım psikoterapide de diğer alanlarda da. Roma’yı yeniden keşfetmek yerine. İşe yarıyor. Hem de diğerinden daha çok.
Dr. Faik ÖZDENGÜL

Perşembe, Nisan 30, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

ZORDUR KADIN OLMAK


Aslında bu hafta farklı bir konu ile ilgili yazmayı düşünüyordum; fakat geçen hafta erkeklerle ilgili yazdığım yazıya gelen yorumlar ve bana ulaşan e maillere bakınca konuyu kadın gözüyle de irdelemenin bir sakıncası olmadığını düşündüm. Empati konusunda hala sorunlarım var bunu kabul ediyorum. Buna rağmen gelen yorumları anlamaya çalıştım. Üzerinde düşündüm. Bir kısmı gerçeği yansıtırken bir kısmı da yansıtma olabilirdi. Her ne olursa olsun iletişim diğeri tarafından nasıl algılandığındır denildiğine göre, karşı taraftan da görüş almayı yararlı buldum. Hem bir kadın hem de psikolojik danışman olan Sümeyra Güler sağ olsun yazıyı incelemiş ve üzerinde de kapsamlı bir çalışma yapmış ve düşüncelerini göndermiş. Şimdi onun yazdıklarını sizinle de paylaşmak istiyorum. Bu arada Dr. Candan Esin’de önceki yazıyı beğendiğini söylemiş kendisine de teşekkür ediyorum. Okuyalım Sümeyra Güler’in yazdıklarını:
Yazarın erkek gözüyle kendine bakışına bir bayan gözüyle cevap vermek gerekirse ben de derim ki… Zordur kadın olmak bu ülkede…ve zordur erkeği anlamak en narsisistinden en şizoidine…
“Eleştirilmek yerine sessizliği, sorgulanmak yerine kabullenilmeyi, özgürlüklerinin tanınmasını, zaman zaman kendilerine ait alan bırakılmasını ister ve özellikle de şüphe duyulmak yerine güvenle bir kenarda beklensinler isterler” der Sayın Özdengül yazısında..Bir erkek neden eleştirilir..Bir erkek neden sorgulanır ve bir erkek neden güven veremez..Elbette ki durumun normal ve anormal çerçevesinde pek çok açılımı yapılabilir.Şimdi patolojik olan kısma kısaca değinmemiz gerekirse Bir beklentidir çoğu kez , eleştiri sorgulama ve güvensizliğin temelinde yatan..Kadının özünde var olan sevgi açlığı ufacık bir kelimeye mübtela ederken kadını…o hep bekler, bir erkeğin iltifatını..yeteri kadar beslenemezse kendinden verir..Sever ve sevgisini çeşitli yollarla dillendirir..Yine karşılığını alamayan sevgi mübtelası kalp özler..Özlemi yansımalarında bulamadığı kendisinedir belki ama o hep arar…bir başka gözde var olmaya çalışır..ve o göz narsisistik bir duruşla kendisinden başkasını görmüyorsa kadın yok olur..Ya da bir şizoidin aynalarından geçmeye çalışır da aynaya çarparsa duyguyu duygusuzlukta ararken yine kadın yok olur.Bu yokluğun çıkmazında yaşadığı ölümcül öfkeyle eleştirmeye başlar…sorgulamaya başlar..ve hep şüphe duyar varlığından…Aslında sistem öylesine kapatır ki iki kişiyi bir yanda terk etme alternatifini kullanarak ayrılık korkusu yaşayan sert bir duruş..Öte yandaysa daha gelmemiş bir terkin gelmişçesine yaşanan ızdırabı…patolojiler birbirini tetiklerken beslenen bir şeyler vardır ortada..Karşılıklı kontroller..Bakalım dayanma noktası nedir..Bunu da yapsam kaybeder miyim?hımmm buna dayandı sanırım biraz seviyor..o zaman derinleştirmeli bu sancıyı..Ona da dayanırsa yeni bir sınav..derken hep zorlaşan bu çetrefilli yolda bitmeyen bir ilişkinin bitmeyen yolculuğu…ama biten bir şeyler var..gergince geçirilen bir ömür…kendi tuzağında boğulan göz yaşları….ve yazarın bahsettiği anlaşma ya da boşanma sürecine yaklaştıran saniyeler..
Yine der ki Sayın Özdengül..”Duygularını ifade etmeden partnerlerince anlaşılmayı beklerler Bir yandan otorite olsunlar diğer yandan da karşı cins tarafından sessizce yönlendirilsinler. İstekleri budur. Kolay incinir ve değilmiş gibi davranırlar. İncindiklerinde hızlıca uzaklaşır kendi içlerine kapanırlar. Zordur erkek olmak. Güçlü ,koruyan ve kollayan kadınları beklerler bir yandan da. Duygularını ifade etmek yerine tersi olmaları konusunda yönlendirilmişlerdir çünkü. Hem avcı hem av olmak zordur. Onları oldukları gibi kabullenip çoğunlukla suskunca sevecek partner arayıp dururlar” Duygularını ifade etmeyip genelde anlaşılmayı beklemek yerine bazen de ifade ettirmeyi tercih edip bildikleri gibi davranmayı seçerler..İşte sanırım bir kadını en çok çileden çıkaran şeylerden biri de budur..En azından öncesinde ne istediğini bilmeyen bir muhatabı olduğunu düşünürken şimdi hem ne istediğini bilen hem de buna rağmen yapmayan biri…Kadınca açılımıysa “sen istediğin kadar bekle ve istediğin kadar üzül benim umurumda bile değil”…Kolay incinen ve değilmiş gibi davranan bir yapı acaba neden bu kadar kolay incitmeyi seçer diye düşünmekten kendimi alamıyorum. İncindiklerinde hızlıca uzaklaşır kendi içlerine kapanırlar. Bu cümle şizoide götürüyor ister istemez..Bir erkeği sürgüne göndermek başarılı bir kadının işi elbette. Yalnız aynı başarılı kadın neden kırıldığında sürgüne gitmek yerine kalmayı ve acı da olsa beklemeyi seçer?? . Zordur erkek olmak. Anlamadan anlaşılmayı beklemek ve bu anlaşılmamışlık sonucunda anlamamaya karar vermek hiç de kolay değil elbet..
Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Çarşamba, Nisan 15, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »

ERKEKLER


Erkek olmak sosyal olarak özellikle bizim kültürümüzde, basitçe sorumluluk sahibi, kadınını seven, koruyan, sahiplenen, ailesinin geçimini sağlayan, kendisine yaslanılan gibi algılansa da içerden bir erkek gözüyle durum farklıdır. Erkekler güçlü görünüp algılanmak yanında böyle olmadıklarının da bir yandan bilinmesi ama belli edilmemesini isterler. Onlar da sonuçta bir kadın tarafından yetiştirilirler ve yine kadınlar için yetiştirilirler.
Duygularını ifade etmeden partnerlerince anlaşılmayı beklerler. Eleştirilmek yerine sessizliği, sorgulanmak yerine kabullenilmeyi, özgürlüklerinin tanınmasını, zaman zaman kendilerine ait alan bırakılmasını ister ve özellikle de şüphe duyulmak yerine güvenle bir kenarda beklensinler isterler. Bir yandan otorite olsunlar diğer yandan da karşı cins tarafından sessizce yönlendirilsinler. İstekleri budur. Kolay incinir ve değilmiş gibi davranırlar. İncindiklerinde hızlıca uzaklaşır kendi içlerine kapanırlar. Zordur erkek olmak. Güçlü ,koruyan ve kollayan kadınları beklerler bir yandan da. Duygularını ifade etmek yerine tersi olmaları konusunda yönlendirilmişlerdir çünkü. Hem avcı hem av olmak zordur. Onları oldukları gibi kabullenip çoğunlukla suskunca sevecek partner arayıp dururlar. Bir erkeğin aslında kadından daha çok ihtiyacı var ilişkinin doğasını öğrenmeye. Ancak buna ihtiyacı yokmuş gibi yaklaşılmasıdır beklentisi. Zira bu cümle bile incitir onları.
Onları ilişkiler konusundaki bir toplantıya kadınları anlamak konu başlığı altında çağırmalısınız.
Hz Mevlana "Zaloğlu Rüstem olsa, hatta Hamza'dan ileri gitse de yine de hükmetme konusunda erkek karısının esiridir" der.
Erkeğin silahı terk edebilme alternatifi, kadının dayanamadığı terk edilme endişesidir. Erkek ve kadın diye ayırıyorum ancak bunları söylerken her iki özelliğin de hepimizde olduğunu da göz ardı etmeyelim. Eril ve dişil özellikleri her birimiz taşırız. Cinsel kimlik farklı olsa da bazen erkeklerin dişil kadınların da eril özelikleri daha çok öne çıkardıkları da görülür.
Aslında terk etmek ve ayrılmaya dayanmak olgunluk ölçütüdür. Bu riski göze alabilmek güçtür. Bağlanma ayrılma kapasitesidir bir bakıma olgunluk. Bir ilişki bunlara dayandırılmaz elbette. İlişkiyi özel kılan olgunluk ve sevme kapasitesidir. Zira sevgi pazarında veren kazanır der Hz Pir. Erkek ve kadın ilişkisinin üç bölüme ayrıldığını kabul edersek, romantizm, güç savaşı, anlaşma veya boşanma şeklinde. İkinci bölüm olan güç savaşı dönemine ait söylediklerim.
Yazıma erkeklerden söz ederek başlamıştım. Yine oradan devam etmek istiyorum. Kadınların güç savaşına girmemelerini önermiştir Hz Pir. Kadını ateşe ve erkeği suya benzetmiş. Ve ateşin suya doğrudan yönelmesini tavsiye etmemiştir. Öyle olursa su ateşi söndürür. Onları bir kaba koyarsanız buhar olurlar demiş ve bir anlamda da kadınlarımıza erkekleri yönetmenin ince ve gizli yolunu göstermiştir.
Erkeklerimiz zaten buhar olmaya gönüllüdür. Ancak usulü ile olsun isterler. Göstere göstere yok sayılmayı, herkesin gözü önünde mağlup olmayı hazmedemezler ve saldırganlaşırlar. Ağlamak kadınların tuzağıdır. Öyle der Hz Pir. İlişkilerde tuzak olur mu? Olur. Davranışların kökeninin daha çok bilinçdışı olduğunu düşünürsek ve savaşların aslının da barış olduğunu hatırlarsak bu her zaman mümkündür.
Peki bütün bu yazılanların ilişkilerde devre dışı kaldığı, sessizce, hiç konuşmadan, savaşmadan anlaşanların olduğu seviye yok mudur? Vardır. Az da olsa vardır. Yumuşamış, olgunlaşmış, berraklaşmış, pası giderilmiş gönüllerle mümkündür. Yumuşaktır. Sessizdir. Ilıktır. Gözlerle ve hatta gözü kapalıyken de tercümanların arada gidip geldiği gönüller arasında mümkündür.
Yeniden erkekler:
Kadınlar tarafından ve yine kadınlar için yetiştirilen erkeklerin işi hiç kolay değil.
Dr Faik Özdengül
fozdengul@gmail.com

Perşembe, Nisan 09, 2009 tarihinde Unknown tarafından kaydedilmiştir , | 0 Yorum »